26 Haziran 2013

Hukuk ve Şiddet


Her yönetim sistemi, yönetmekte olduğu kitleyi birtakım ortak, kolektif değerler ve yükümlülüklerle donatmalı, bunu da, söz konusu kitleyi oluşturan kişilerin ortak iradesinin bir ürünü gibi algılanıp paylaşılacak bir anlayışa dönüştürmelidir. Yönetim sistemine meşruiyetini katan temel unsur da, bu ortak anlayış olacaktır. Weber’e göre bu ortak, kolektif, toplumsal anlayışı belirleyen meşruiyet, kaynağını geleneksel, karizmatik ve yasal-ussal olarak üç ana alanda bulabilecektir.[1] Poggi, modern devletin meşruiyetinin üçüncüsüne, yani yasal-ussal meşruiyete karşılık geldiğini savunmaktadır. “Modern devleti meşrulaştıran ahlâki gerekçe, güç kullanımının kişisellikten çıkması sonucunda gücün ehlileşmesidir. Güç, genel yasalar yoluyla ortaya çıkar ve onlarla düzenlenirse, keyfi kullanımın olasılığı en aza indirgenir. Aynı şekilde kişilerin yönetim yetkisini elinde tutanlara kişisel itaatleri de en aza indirgenir, çünkü yönetenler gücü salt belirli ve yasal olarak denetlenen görevlerinden ötürü kullanmaktadır. Kısacası, siyasal ilişkilerinde kişiler birbirlerine değil yasalara boyun eğer.”[2]

Aydınlanma rasyonalizmi, her türlü aşkın otoriteyi reddederek içkin bir hukuk, içkin bir yasa perspektifinin de sözcüsü olmuştur. Modern devletin gelişim sürecinde de hukuk, toplumsal düzenin toplum iradesi ve tercihi doğrultusunda belirli birtakım dizge ve kurallara bağlanması şeklinde, seküler bir karaktere bürünmüştür. Modern devlet, hukukla olan ilişkisini de bir özdeşlik zemininde inşa etmiştir. Düzen ve yönetimin kurucusu ve temel güvencesi, (Anglosakson common law anlayışını dışarıda bırakırsak) yasalar, yasa metinleridir. Siyaseti insanlara hükmetmeye dair eylemler bütünü olarak tanımlayan modern Batı, hukuku da “insanlara hükmeden kuralları düzenleme biçimi”[3] olmasıyla, hem uygulama hem de kendi meşruiyetini onaylatma aracı olarak sahiplenmiştir. Hukukun meşruiyetinin kaynağıysa, adalet fikri, insan hakları nosyonu ile ulusal egemenlik ve toplumsal sözleşme mitlerinin birleşim kümesinde kendini göstermektedir. Bu anlamda yasa olgusunun kaynağı ve niteliği, ilkel topluluklardaki gibi zamanın ötesine atılmış bir belirsizliğe ya da dinsel rejimlerdeki gibi Tanrı tarafından indirildiği varsayılan kutsal metinlere dayandırılır olmaktan çıkmış, genel iradenin kurucusu ve belirleyicisi olmanın yanında, genel iradenin bir ürünü olarak da algılanır olmuştur.

Devlet, özelde hukuk, genelde yasayla kurduğu özdeşlik ilişkisine paralel olarak yasanın şiddet ile kurmuş olduğu ilişki biçimini de doğrudan sahiplenmiştir. Modern siyasal teorinin kurulum anındaki toplumsal sözleşme tasarımları, geçersizlikleri günbegün açığa çıkmış olmasına karşın, halen ilkel dinsel inanışlardaki ya da tek tanrılı dinlerdeki ilk eylem -Girard’ın ifadesiyle ilk şiddet- tasarımı gibi bir işlevi de üstlenmiş durumdadır. Devletin temel mantığını, bağımsız özneler arası çatışmaların engellenmesi amacıyla yönetim erkinin belirli bir zümreye devredilmesine yönelik uzlaşma üzerinden kurgulayan bu tasarımlar, aynı zamanda iktidarın belirli bir elde bulunmadığı tasavvurların da, -varsaydıkları insan doğasına dayanarak- kontrolsüz bir şiddet hâkimiyetine karşılık geleceğini, örtülü olarak da olsa vaaz etmektedir. Bir anlamda ilkelin denetimsiz şiddet olasılığından korunmak için ikame kurban gibi ritüelleştirilmiş şiddet mekanizmalarına sığınması gibi, modern insan ya da yurttaş da, kendini devletin şefkatli ellerine bırakmıştır. Yahudilik ve sonraki İbrahimî dinlerin Tanrısı gibi devlet de, şefkatli ellerinde tuttuğu kılıcını, yeri geldiğinde kendi kudret ve iradesine rıza göstermeyenlerin boyunlarına vurmaktan kaçınmamıştır, kaçınmamaktadır.

Appleby’ın kutsalın temel çelişkisi olarak ele aldığı, kutsalın bir yandan barışı vaaz ederken bir yandan şiddeti her fırsatına yardımına çağıran doğası, modern devletin, modern hukuk anlayışının da temel çelişkisi olarak kendini göstermektedir. Demokrasi, ilerleme, insan hakları, özgürlük gibi modernizmin başucunda yer alan kavramlar, modern dünyanın, modern hukukun ve modern bireyin, şiddeti tarihin derinliklerine gömeceği gibi yanılsamayı kendiliğinden üretmektedir. Oysa ki bu değerler ve bu kurumlarla örülmüş XX. yüzyıl bir huzur ve barış yüzyılı olarak değil, ne yazık ki şiddetin uzun yüzyılı[4] olarak anılır hâle gelmiştir. Dünya ölçeğinde gerçekleşen iki büyük savaş, toplama kampları, soykırımlar, özellikle Afrika ve Ortadoğu’da bitmek bilmez çatışmalar, işkenceler, biraz da yaygın medyanın bu olayları işleme biçiminin de sonucu olarak şiddeti, tarihin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde normalleştirilmiştir. Modern hukuk ve modern devletle birlikte siyasal olanın ayırt edici karakteri de, Carl Schmitt’in sunduğu biçimiyle, dost-düşman ayrımına[5] büyük oranda sıkışıp kalmıştır. “Devlet, cumhuriyet, toplum, sınıf, egemenlik, hukuk devleti, mutlakıyetçilik, diktatörlük, plan, tarafsız ya da bütünsel devlet” gibi modern siyasal kavramlar, artık, gerçek mahiyetleri, yani somut olarak düşmanla kimin kast edildiği, olumsuzlandığı ve yok edilmeye çalışıldığı anlaşılmadığı müddetçe belirli bir anlam ifade etmeyeceklerdir.[6]

Devletin şiddet ile kurduğu ilişki, en damıtık şekilde Max Weber’in devlet tanımında kendini göstermektedir: “Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel şiddet uygulama tekelini elinde bulunduran organizmadır.”[7] Bu anlamda devlet, ilkellerde yasa ve tek tanrılı rejimlerde Tanrı’nın üstlenmiş olduğu karar vericilik niteliğini üstlenmiş durumdadır. Şiddetin hangi hâlinin meşru olup hangi hâlinin olmadığını belirginleştirecek olan, şiddetin hizmet ettiği alandır. Burada da şiddet, bizatihi kutsallık kategorisinin, yani devletin kurulmasına, sürekliliğine ve büyümesine yönelik olduğu müddetçe meşrudur. Hatta devlet, şiddetin kullanımına ilişkin olarak geliştirdiği özel organlarla yetkin bir savaş makinesi hâlini de almış, gerek yasanın içerideki geçerliliğini korumak, gerekse ötekileri (siyasal düşmanı) aynı yasayı benimsemeye zorlamak söz konusu olduğunda kurumlaşmış şiddeti temel araç hâline getirmiştir. Benzer şekilde, gerçekleştirilen bir şiddet eyleminin suç ya da yanlış olup olmadığını belirleyen de, hâlâ kutsal otoritenin ve onun buyruğu olan yasanın belirlediği sınırlardır.

Modern devletin şiddet ile kurduğu ilişkinin analizi dendiğinde çoğunlukla ilk akla gelen yapıt, Hannah Arendt’in ağırlıkla toplama kampı vahşetini analiz etmeye ve anlamlandırmaya çalıştığı Şiddet Üzerine[8] metni olsa da, Walter Benjamin’in bu metinden daha önce kaleme almış olduğu “Şiddetin Eleştiri” makalesi[9] (1921) ve burada geliştirmiş olduğu mitsel şiddet kavramı, devlet - yasa - şiddet ilişkisine dair olarak çok daha kapsayıcı ve açıklayıcı yanıtlar sunmaktadır ve dolayısıyla burada özel bir analizi hak etmektedir.

Benjamin’in “Şiddetin Eleştirisi”[10] başlıklı makalesi, şiddeti bir amaç - araç ikiliği içinde incelediğimiz sürece, şiddetin bizatihi kendisini, kendi öz doğasını analiz etmenin mümkün olamayacağını söyleyerek başlamaktadır. Buradan yola çıkan Benjamin, modern hukuk aklının, şiddetin haklılığı ya da haksızlığı üzerinden sürdürmekte olduğu tartışmanın dışında bir alan açma çabası içine girmekte, bu bağlamda, doğal hukuk kuramlarını da pozitif hukuku da karşısına almaktadır. Doğal hukuk kuramcılarına göre şiddet, doğanın (insan doğasının) ham bir ürünüdür ve bu ham ürünü, 1789 İhtilâli gibi haklı amaçlar uğruna işlemek mümkündür. Bu kuramın tam zıt cephesinde duran pozitif hukuk içinse şiddet, insan doğasının değil, tarihin bir ürünü olarak kabul edilir ve odaklanılması gereken, araçların ne ölçüde legal nitelik taşıdığıdır. Başka bir ifadeyle, “Doğal hukuk amaçların haklılığı üzerinden araçları meşru gösterirken pozitif hukuk da, araçların meşruluğu üzerinden amaçların haklılığını garanti eder.”[11] Benjamin, doğal ve pozitif hukuk perspektiflerinin, bu anlamda birbirine referanslı olmak durumunda olduğunu ve bizi şiddet sorununa dair bir kısırdöngü içine soktuğunu belirterek kavrama yönelik tartışmayı, araç ya da amaç üzerine değil, doğrudan şiddet - meşruiyet ilişkisine yöneltmektedir. Zira her iki hukuk perspektifi de, amaçların haklılığı üzerinden şiddete doğal bir meşruiyet atfetmek ya da pozitif bir meşruiyet alanı açmakla, az çok aynı şeye, şiddetin belirli koşul ve kaideler altında bir şekilde haklılaştırılmasına hizmet etmektedir. Sorun, şiddete belli haklılık mecraları sunmak yoluyla şiddetin meşrulaştırılmasından başka yerde değildir. Şiddetin tahliliyse, ancak bu meşrulaştırma mekanizmalarının ve hukukun tarihsel - felsefi eleştirisiyle mümkün olacaktır.[12] Var olan hukuk ve adalet anlayışlarını karşısına almayan bir şiddet eleştirisiyse geçersizliğe mahkûmdur.[13]

Şiddetin ne koşulda haklı olabileceğini bildiren, şiddet yoluyla elde edilen sonuçlardan ziyade, şiddetin aldığı biçim ve hukuk düzeninin bu biçim üzerinden koyduğu yargılardır. Bu anlamda şiddeti karşısına almış gibi görünen hukukun nazarında asıl tehlike, şiddetin şiddet olması değil, hukukun çizdiği sınırları ihlâl etmesi olasılığıdır. Avrupa yasama sisteminin bireysel şiddet kullanımını temel tehdit olarak görmesinin arka planında da, bireyin şiddetinin, diğer bireylerden ziyade, var olan hukuk sistemi için bir tehdit oluşturabileceğinin farkında olmasıdır. Demek ki hukukun şiddetle olan meselesi, sahip olduğu şiddet tekelini korumaya yönelik bir meseledir.[14] İlkellerde yasanın, din rejimlerinde Tanrı’nın şiddet üzerinden kurduğu reddetme ve onaylama mekanizmalarının aynısı, burada da işlemektedir: “Hukukun asıl niyeti, kendisini korumaktır.” Burada yasaları ilga etmenin, hem de çok kereler ilga etmenin yol açacağı hazzın niteliği de belirginleşmektedir. Hazzı sağlayan, suç teşkil eden eylemin vermiş olduğu tatminden ziyade, var olan yasal sistemin ördüğü duvarların ve hatta hukuk düzeninin ta kendisinin ötesine geçmiş olmaktır.[15] Bu anlamda doğru ve yanlış arasındaki ilişkiyi yasallık - yasa dışılık ikilemi içine oturtan hukuk sistemi, kolektif irade ve özgür irade arasındaki ikiliğin kurulumu ve gelişiminde de temel belirleyici olmaktadır. Demek ki modernizmin bağımsız birey tasarımı da, bizzat modern hukukun temel mantığı tarafından askıya alınmaktadır: Özgür irade ve özgür eylem elbette söz konusudur; ama kolektif iradenin sınırlarını aşmadığı sürece. Bu sayede yasa ile kolektif irade, kolektif irade ile egemen, egemen ile iktidar, iktidar ile şiddet arasındaki bütün çizgiler de, insanlık tarihinde daha önce hiç olmadığı ölçüde buharlaşmıştır.

Şiddeti yasa-koyucu ve yasa-koruyucu şiddet olmak üzere iki ayrı kategoride sınıflandıran Walter Benjamin,[16] şiddetin bu iki türünü, grev hakkı, askerlik ve polis teşkilatı üzerinden analiz etmektedir. Örgütlü işgücü, grev hakkına sahip olmasıyla, devletin dışında şiddet uygulama olanağını uhdesinde bulunduran, bu anlamda devletin şiddet tekelini ortadan kaldıran tek güç olarak görünmektedir.[17] Devletin gözünde örgütlü işgücünün grev hakkını kabul edilebilir kılansa, burada gösterilen şiddetin, aslında salt bir şiddet uygulama yetkisi olarak değil, işveren tarafından dolaylı yollarla da olsa uygulanan şiddete bir direniş olarak ele alınıyor olmasıdır. Ne zamanki işçilerin örgütlü mücadele güçleri mevcut düzeni, hukuku tehdit etmeye başlar, bir başka deyişle genel devrimci greve dönüşür, o zaman devlet, bu grevi hukuka, yasalara aykırı görerek müdahale edecektir. Bu anlamda, var olan hukuksal sistem için tehlike oluşturmadığı sürece grev hakkı, bir nevi yasa-koruyucu şiddet olarak çalışmakta, işgücünün yıkıcı enerjisinin yatıştırılmasına da denetimli bir ortam sunmaktadır. Girard’ın ikame kurban olarak adlandırdığı dinsel mekanizmayı çağrıştıran grev hakkı, hem hak hem de şiddet olması hasebiyle çelişkili bir karakter gösteriyor gibi olsa da, aslında hukuk, şiddet ve meşruiyet arasındaki ilişkiyi yeniden kurmakta ve billurlaştırmaktadır. Var olan devlet sistemi, sahip olduğu meşru şiddet tekelinin tek istisnasını, kendi bekası için en büyük tehdit olarak algıladığı işgücünün grev hakkı şeklinde tayin etmiştir. “Bir hak olarak grev, çalışanlardaki potansiyel yıkıcı şiddetin yaratabileceği istisna hâlini, fiilen kural hâline getirir, zira kurala karar veren ile şiddetin nerede yasal / hukuki nerede yasadışı olduğuna ‘karar veren’ aynı mekanizmadır.”[18] Oysa örgütlü mücadele devrimci bir nitelik kazandığında, yasa-koruyucu işlevini yitirerek bizatihi kendisi yasa-koyucu bir rol üstlenecektir. Grev hakkının bu bağlamda üstlenmiş olduğu yasa-koruyuculuk işlevi, askerî gücün barış dönemindeki rolüne benzemektedir.[19] Genel askerlik çağrısı da, hukukun korunması amacıyla, şiddete resmî bir davettir. Nitekim askerî güç, örgütlü işgücü gibi, tarihin belirli bir anında (anayasal düzenin tesisinden önce) yasa-koyucu bir şiddet niteliği taşımış, bir hukukun kurulmasına zemin hazırlayarak kriz ortamından çıkışı mümkün kılmıştır.

Askerî güç kavramında görünür bir hâl yasa-koruyucu şiddet, hukukun, tarihteki belirsiz görünen bir ana ve kader diye adlandırılabilecek bir ilk eyleme referans hâlinde olma zorunluluğunun bir uzantısı olarak tehdidi de bir belirsizlik alanına hapseder.[20] Tehdidin belirsizleştiği ve belirsizleşerek büyüdüğü noktada, hukukun işlevi ve dolayısıyla kendisi de büyümekte, yasa-koruyucu şiddet bizatihi tehdit-edici şiddete dönüşmektedir. İlkel toplum için söz konusu olan düzenin ve huzurun yasa ve şiddet yoluyla korunumu ilkesi, burada da neredeyse tam olarak aynı şekilde çalışmaktadır. Bilinmez bir anda kurulmuş olan toplumsal barışı korumak, yasaların uygulanabilmesiyle mümkündür. Yasaların uygulanmasını, yasa iradesinin dışına çıkılmamasını mümkün kılansa, hukukun özündeki şiddettir: “Bu şiddet uygulama yetkisi, meşru şiddet adı altında, toplumun bireyleri üzerindeki sürekli tehdittir.”[21] Bu tehdit-edici şiddet, kendini en saf şekilde idam cezasında göstermektedir.[22] İdam bir ceza olmaktan öte, hukukun yaşam ve ölüm üzerinde hakkını görünür kılarak kendini yeniden ve yeniden tasdikidir.

Modern Avrupa demokrasilerinde, yasa-koruyucu işlev üstlenmiş görünen polisin uygulamakta olduğu şiddetin temel karakteri, hukuk ve şiddet arasındaki ontolojik bağı yeniden gözler önüne sermektedir. Polis, bir hayalet gibi her köşesine sızdığı gündelik yaşam pratikleri içinde, yasal düzenlemelerin açıklama getirmediği yahut yetersiz kaldığı birçok problemde devreye kendi iradesini, kendi kararını sokmaktadır.[23] Demek ki polisin sorumluluğunun, yalnızca yasaların tatbikiyle sınırlı olduğunu söylemek mümkün olamayacaktır. Polis, yasanın olmadığı ya da eksik kaldığı yerde yasanın belirleyicisi de olmasıyla, yasa-koyucu şiddetin bir örneği hâlini almaktadır. Bu anlamda polis, “hem kuraldır, hem de istisnadır. Hem yasadır, hem şiddettir. (…) Bu figür bize şunu söyler: Gücü olan haklıdır, haklı olmak için sadece güçlü olmak yeterlidir. Bu sebepten ötürü adalet ve şiddet, [polis] figür[ün]de birleşmiş olur.”[24]

Yasa-koyucu şiddetin hukuku kurucu ve iktidarın sahiplerini tanzim edici bir karaktere sahip olması üzerinden Benjamin, bu şiddet türünü mitsel şiddet olarak tanımlamıştır.[25] Zira yasa-koyucu şiddet, tıpkı dinlerdeki ilk eylem (şiddet) tasarımı gibi, bir yandan kaos hâlinin, bir yandan bu kaos hâlinden çıkıp düzene kavuşmanın, bir yandan da kaostan kurtulmayı sağlayan güçlerin hikâyesi olarak kendini var eder; bu yolla da şiddetin erdemine inandırır. Bu anlamda mitsel şiddetin en tipik örneği olarak Benjamin, anayasayı göstermektedir.[26] Bir ayaklanmayı bastırmaya çalışan polis gücünün ya da hedefi uğruna savaşan teröristin, içinde bulunduğu şiddet eylemini yadırgamak bir yana, bu şiddetin, sahip olduğu hedefi daha da kutsal kıldığı yolunda bir ruh hâli içine girmesi de, yasa-koyucu şiddetin kendini bir yüce erdem olarak sunmasının sonucudur. Egemeni egemen kılan da, böylesine yüce ve aşkın nitelikte bir gücü, sırf biz içinde yaşadığımız düzene sahip olabilelim diye, şiddete vakfetmiş, şiddete dönüştürmüş olmasıdır. Bu nedenledir ki, bütün kanlı kuruluş hikâyeleri, aynı zamanda da birer kurtuluş hikâyesi olarak dile dökülür; her türden egemenlik, kendini kurucu bir şiddete referans vermek zorunda hisseder ve her tür hukuk da bu kurucu şiddetin anısını muhafaza etmek durumundadır.[27] Var olan hukuku yıkıp yerine yeni bir hukuk bina etmek isteyen ise, yasayı, şiddet ile kirletilmemiş bir şekilde kurmayı değil, iktidar adı altında, şiddete göbekten bağlı bir ülkü olarak kuracaktır. Kendi hukukunu kurmak istemek, önünde sonunda şiddete başvurmak demektir. Egemenlik, şiddete dayalı bu karakterini, yaşam, insan yaşamı üzerinde kendine biçtiği hak üzerinde somutlaştırır. Böyle bir hakkın ne şekilde teşekkül ettiğini bulmak için, Benjamin, öncelikle kutsal yaşam dogmasının kökenlerine inilmesi gerektiğini söylemektedir. Mitsel şiddetin bu dogmaya başvurması, onun insan varlığını salt biyolojik, çıplak yaşamdan ibaret görmesinin bir sonucudur.[28] Oysa ki insan, biyolojik var oluşundan çok daha fazlasına sahip olduğu için insandır. Mitsel şiddete (belki burada ilk şiddet tasarımı demek daha doğru olur) dayalı egemenlik paradigmasıysa, insan varlığının bütün anlamını canlı ya da ölü olmak üzerinden tanımlamış ve bu anlamı dayatır hâle gelmiştir. Yaşam ve ölüme karar verme hakkı üzerinden kendini kuran bu paradigma, kutsal yaşama hukuk yoluyla varlık şansı tanıyor olması üzerinden, kendi kutsallığını da güçlendirmektedir. “Hukuk, beden üzerine her tür tasarrufu konusunda kendini yetkili kılarak herhangi bir basit hukuki prosedür olmaktan çıkmış olur.”[29] Michel Foucault ve Giorgio Agamben, Benjamin’in kutsal yaşam dogmasının kökenlerine inilmesine yönelik çağrısına yanıt verecek şekilde çıplak yaşam üzerindeki iktidarın doğasını biyo-politika ve biyo-iktidar kavramları üzerinden formüle edip bir nevi Benjamin’in açıp da sonuna getirmeyi başaramadığı tartışmayı belli ölçüde bir nihayete erdireceklerdir.[30]

Walter Benjamin, aynı makalede mitsel şiddet anlayışının karşısına ilahi (divine, Judaic) şiddet adı altında bir diğer şiddet türünü daha çıkarmaktadır. İlahi şiddet kavramı, tarihin herhangi bir anında ya da hâlihazırda tezahür eden bir şiddet biçimini anlatmamaktadır. Bu kavram, Benjamin’in kurgulamış olduğu, yasa olgusu ya da hukuk nosyonu ve iktidar aklıyla kirletilmemiş, saf, katıksız, bir şiddet biçimi önerisi ya da tasarımından başka bir şey değildir. İlahi şiddet tasarımı, mitsel şiddetin başvurmuş olduğu gibi çıplak yaşam üzerinde değil, insan varlığının bütünü üzerinde uygulanacak bir şiddeti önermektedir. Mitsel şiddet ikilikler oluşturarak ve sınırlar çizerek hükmederken ilahi şiddet, her türlü sınırı ve sınırlandırmayı yok edecek ve yasalar üzerinden değil, doğrudan ve gerçek adalet mantığı üzerinden işleyecek ve otoritesini kuracaktır.

Derrida’ya göreyse, ilahi şiddet gibi, doğrudan ve gerçek bir adalet mantığı üzerinden işleyecek bir tasarımı deneyimlemek mümkün olmayacaktır. Keza adaletin bizatihi kendisini fiilen deneyimlemek hiçbir koşulda söz konusu değildir. Belirli bir durum ya da olay ortaya çıktığında aldığımız kararların iyi, makul sonuçlar vermesi, bu kararların benzer durum ve olaylara da uygulanmasına ve devamında bir kural niteliği kazanmasına yol açacaktır: Bu koşulda karşımıza çıkacak olansa adalet değil, yeniden yasa olacaktır.[31] Adalet hiçbir koşulda ulaşılması mümkün olmayan bir amaç olarak bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen bir zamanda, ancak bir varsayım ya da bir olasılık şeklinde, soyut ve mistik bir kavram olarak duracaktır. Derrida’nın yoğun olarak vurguladığı biçimde hukukun gücü de, adil olmasından değil, mistik bir alana, ulaşılmaz ve bilinmez bir adalet alanına referanslı olmasından kaynaklanmaktadır.[32] Yasanın hükmünün, ancak mistik bir otoriteye bağlı olarak performatif (edimsel) bir erk hâlini alabileceğini savunan Derrida, Benjamin’in analizindeki mitsel şiddet ile yasa arasındaki bağlantının temel dayanağını açığa çıkarmaktadır. Toplumsal düzen, ister mitsel ya da dinsel isterse de hukuksal bir meşruiyet zemini üzerinden var olsun, her koşulda toplumun dışında olan aşkın, mistik, kutsal bir güç ya da ilke tarafından kurulmakta ve örgütlenmektedir. Yasanın ve iktidarın, olabilecek belki en dünyevi, en seküler var oluşunda dahi, yasanın nesnelliği ve iktidarın haklılığı, yasa ya da iktidardan daha yüksek bir ülkü üzerinden tanımlanmak durumundadır. Yasanın ve iktidarın kendini korumak için başvuracağı şiddeti meşru gösterecek ölçüde yüksek bir ülkü üzerinden...


[1] Gianfranco Poggi, a.g.y., s. 123.
[2] A.g.y., s. 123.
[3] Alain Supiot, Homo Juridicus: Hukukun Antropolojik İşlevi Üzerine Bir Deneme, Çev. Bige Açımuz Ünal, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2008, s. 63.
[4] İfadenin ilk kullanımı için bkz. John Keane, Şiddetin Uzun Yüzyılı, Çev. Bülent Peker, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 1998.
[5] Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, Çev. Ece Göztepe, İstanbul, Metis Yayınları, 2006, s. 47.
[6] Carl Schmitt, Siyasal Kavramı, s. 47.
[7] Max Weber, The Theory of Social and Economic Organization, Çev. A. M. Henderson T. Parsons, New York, The Citadel Press, 1964, s. 154.
[8] Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, Çev. Bülent Peker, İstanbul, İletişim Yayınları, 1997.
[9] Walter Benjamin, “Critique of Violence”, Çev. Edmund Jephcott, Reflections, (Ed.) Peter Demetz, NY, Schocken Books, 1986, ss. 277-300.
[10] Derrida, makale üzerine yaptığı okumanın başında, makalenin özgün adındaki (“Zur Kritik der Gewalt”) Gewalt sözcüğünün, şiddet anlamının yanı sıra, meşru iktidar, otorite, kamusal güç anlamlarını da taşıdığı uyarısında bulunmaktadır.
Jacques Derrida, “Force of Law: The ‘Mystical Foundation of Authority’”, Deconstruction and Possibility of Justice, (Ed.) Drucilla Cornell, Michel Rosenfeld ve David Gray Carlson, NY, Routledge,1992, s. 6.
[11] Walter Benjamin, a.g.y., s. 278. Vurgular aslında.
[12] Walter Benjamin, a.g.y., s. 279.
[13] Alexander Garcia Düttmann, “The Violence of Destruction”, Walter Benjamin: Theoretical Questions, (Ed.) David S. Farris, Stanford, Stanford University Press, 1996, s. 171.
[14] Walter Benjamin, a.g.y., s. 281.
[15] Jacques Derrida, a.g.y., s. 33.
[16] Walter Benjamin, a.g.y., s. 287.
[17] A.g.y., s. 281.
[18] Ertan Kardeş, “Walter Benjamin’de Politika, Hukuk ve Şiddet İlişkisi”, felsefelogos, Sayı 37, 2009, s. 122.
[19] Walter Benjamin, a.g.y., s. 283-4.
[20] A.g.y., s. 285.
[21] Saime Tuğrul, a.g.y., s. 96-7. Vurgu özgün metinde.
[22] Walter Benjamin, a.g.y., s. 286.
[23] A.g.y., s. 287.
[24] Ertan Kardeş, a.g.y., s. 122.
[25] Walter Benjamin, a.g.y., s. 294.
[26] A.g.y., s. 295.
[27] Ertan Kardeş, a.g.y., s. 123.
[28] Walter Benjamin, a.g.y., s. 297.
[29] Ertan Kardeş, a.g.y., s. 123.
[30] Nuh Yılmaz, “Biyoiktidar ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi ve Siyasetin İmkânı”, Tezkire, Yıl 11, Sayı 24, 2002, s. 116.
[31] Jacques Derrida, a.g.y., s. 16.
[32] A.g.y., s. 12.

24 Haziran 2013

İnsan ve Hakları - 1


Modernizmin kendini sürekli bir daha iyiye gidiş hikâyesi olarak sunmasında, neredeyse demokrasi kadar işlevsel bir rol oynayan diğer bir kavram, insan haklarıdır. Genel itibariyle kişinin, sırf insan olmasından, insan olarak doğmuş olmasından kaynaklanan dokunulmaz, vazgeçilmez ve devredilmez hakları olarak sunulan bu haklar manzumesi, aynen demokrasi için sözünü ettiğimiz gibi, işletildiği oranda var olan siyasal sistemin meşru, âdil, eşitlikçi, özgürlükçü vs. olduğunu gösteren bir turnusol kağıdı niteliğindedir. Bu manzume, hele demokrasiyle bir araya geldiğinde, ister teorik isterse pratik zeminde olsun, meşruiyet kazandıramayacağı herhangi bir irade, eylem ya da tercih de söz konusu olamamaktadır.

Modern devletin insan hakları söylemine başvurma biçim ve araçlarını ele almadan önce, insan hakları kavramının bizatihi kendisine, temel bileşenlerine bakmak, bu söylemin nasıl kurulduğunu ve nasıl bu derece geçerli ve belirleyici bir dokunulmazlık mertebesine eriştiğini anlamakta yol açıcı olacaktır. Post-modern düşünür Lyotard, hümanizmin hükümran tavrıyla birlikte insanın, soruşturulmasına gerek olmayan mutlak bir değer hâline geldiğine dikkat çekmekte; hümanizmin, Apel ve Rawls’tan Rorty, Habermas ve Fransız neo-hümanistlerine uzanan çizgide, başlı başına şu türden bir şantaja dönüştüğünü belirtmektedir: “Eğer insanı ya da değeri bir kez sorgulamaya başlarsanız, ‘her şeyin mubah olduğu’ ve ‘hiçbir şeyin değerli olmadığı’ sonuçlarına varırsınız.”[1] Mutman’a göre, insanın bu tartışılmazlığının ardında, “hümanizmin değerin nasıl üretildiğini, nasıl değer olduğunu hiç sorgulamaması” yatmaktadır.[2] Oysa ki “‘insan’ kendinden menkul, homojen ve özerk bir özne değil, tarihsel bir ilişkiler ağı içinde, heterojen biçimde ortaya çıkan bir belirlenimdir: kültürel, siyasal, tarihsel ve coğrafi olarak Avrupa Aydınlanmasına tekabül eden epistemolojik, ahlâksal ve siyasal bir kavram.”[3] Mutman, çözümlemesinin sonraki safhalarında, tarihsel belirlenimine ek olarak insanın otonom (özerk) değil, başkalık içinde biçimlenen, karmaşık ve açık uçlu, heteronom bir kuruluş olduğunu da belirtmektedir.[4]

İnsan hakları söyleminin modern siyaset kuramı içindeki gücü ve geçerliliğin birinci boyutunu, insana biçilen bağımsızlık ve özerklik nitelikleri oluşturmaktadır. Bu anlamda tekil irade ve insan hakları arasında, daha önce genel irade ve demokrasi arasında kurulmuş olan köprünün bir benzerinin kurulmuş olduğu söylenebilecektir. Genel terminolojide “birinci kuşak haklar” [5] olarak anılan insan haklarının birçoğu, doğrudan her insanı bizatihi politik birer özne olarak kabul eder görünmektedir. İfade özgürlüğü, din özgürlüğü, toplantı ve gösteri düzenleme hakkı, seçme ve seçilme hakkı, kamu hizmetine girme hakkı gibi haklar, bu yönde ele alınabilecek belli başlı birinci kuşak haklardandır. Bu hakların her biri, tekil iradenin, egemen otoriteden bağımsız, özerk, hür bir irade olduğu varsayımına dayanmaktadır ve söz konusu “özerk” ve “hür” iradelerin siyasal süreçlere etkin katılımını temin eder niteliktedir. Dolayısıyla demokrasi söyleminin muhataplarını karşı karşıya bıraktığı birçok soru, konu insan hakları olduğunda da ikinci bir kere gündeme getirilmek durumundadır. Söz konusu tekil iradeleri, modern devletin ve kapitalist ekonomik örgütlenmenin biçimlendirdiği modern, rasyonel ahlâktan ve bu ahlâkın yayılımını sağlayan her türlü ideolojik aygıtın etkisinden bağımsız ve özerk görmemiz ne derece mümkündür? Yahut sivil toplum alanının, bütün egemen siyasi etkilerden arındırılmış ve iktidarla arasına aşılmaz bir duvar örmüş bir özgür iradeler alanı olarak somutlaşması olasılığı ne ölçüde gerçekçidir?[6] Hâlihazırda hâkim olan insan hakları söyleminin tarihsel niteliğini ele vermesi, aslında bu soruların yanıtlarını da örtülü olarak vermektedir. Keza biraz evvel belirli bir kısmını incelediğimiz, birinci kuşak haklar olarak anılan listenin diğer bileşenleri, insan hakları söyleminin özerk ve bağımsız bireyden ne anladığını da büyük oranda açığa vurmaktadır: Girişim özgürlüğü, mülkiyet hakkı, konut dokunulmazlığı vs.

Temelleri “Virginia Haklar Bildirgesi” (1776) ve “Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi”nde (1789) atılmış olan insan hakları söyleminin en yetkin ve en gelişmiş ifadesi olarak ele alabileceğimiz “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin[7] (1948) yüzeysel bir incelemesi dahi, bu söylemin özerk ve bağımsız siyasal iradeyle ne kast ediyor olduğuna açıklık getirecektir. Sözgelimi bildirgede yer alan Madde 15, herkesin bir yurttaşlık hakkı olduğunu ve hiç kimsenin keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamayacağını temin etmektedir. Ancak insanın, yurttaş olmamak gibi bir hakkı yoktur. Yine bildirgedeki Madde 13, herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkından, bunun yanı sıra, kendi ülkesi de dâhil olmak üzere herhangi bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkından söz etmektedir. Ne var ki insanın, devletsiz olmak gibi bir hakkı da yoktur. “Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir;” (Madde 20) ancak belirli bir ülkenin yönetiminden azade kalmak gibi bir hak söz konusu değildir. “Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez;” (Madde 9) bunun yanı sıra hiç kimse yasalar sisteminin dışında, hukuki kimliğinden yalıtılmış bir yaşam sürmeyi de talep edemez. Kısacası genelden özele doğru bir okumayla bir haklar manzumesi olarak görülebilecek bu bildirge, özelden genele doğru okunduğunda, bir siyasal yükümlülükler listesine dönüşebilecektir. Aslında bu sorun, insan hakları söylemini tepeden tırnağa kuşatmaktadır: Tekil iradenin siyasal ve ekonomik özerkliğini ve bağımsızlığını güvence altına almaya çalışan bütün bu söylem, aslında doğrudan egemen devletler sisteminin sözcülerinin bir ürününden başka bir şey değildir. Bu anlamda Kanar’ın kurmuş olduğu analojinin abartılı olduğu da söylenemeyecektir: “Hayvan hakları bildirgesi nasıl hayvanlar tarafından değil de, hayvanlar üzerinde sahiplik ve yetki konumları olanlar tarafından üretilmişse, aslında insan hakları bildirgesi de tarihsel sürecin yeni - güçlü egemenlerinin onayıyla ‘felçli tanrıcık’ devletler birliği BM tarafından üretilmiştir.”[9]

Kanar’ın bildirgenin kutsal bir metne dönüştürülme süreçlerine ilişkin analizi, ister istemez bizleri de benzer yönde bir inceleme yapmaya kışkırtmaktadır. “Yarım asrı aşkın süredir hem egemenlerin hem de boyunduruk altında olanların doğrudan cephe alamadıkları, bir anlamda sihirli bir asa gibi çıkarlarıyla uyuştuğu noktada sahiplendikleri başka bir belge az gösterilir,”[10] diyen Kanar, bildirgenin kutsal ve tartışılmaz bir metin hâlini almasını, insan hakları nosyonunun güç kaybetmesiyle sonuçlanabilecek tehlikeli bir durum olarak ele almakta, dokunulmazlık zırhının bu türden manifestolar için en büyük tehdit olduğunu öne sürmektedir. Aslında bildirge için XX. yüzyılın kutsal kitabı gibi bir sonuca varma kaygısı kesinlikle güdülmemekle birlikte, bildirgenin, birtakım yapısal özellikleriyle yeni bir kutsallık tasarımı gibi okunması da mümkündür.

İlk elde bildirgenin, neredeyse dünya ölçeğinde denebilecek bir kaostan çıkış momentinde kaleme alındığını hatırlatmakta yarar vardır. Bu anlamda II. Dünya Savaşı’nın, her türlü dinsel öğretinin sırtını yaslamak durumunda olduğu bir “ilk şiddet eylemi” işlevi gördüğü de söylenebilecektir. Nitekim bildirgenin yazılmasının ve bütün egemen ülkeler tarafından imzalanmasının ardındaki temel amaç da, benzer nitelikte bir topyekûn savaş hâlini bir daha yaşamamak şeklinde özetlenebilecektir. Buna paralel olarak bildirge, hemen her ilkel ve semavî dinde karşılaşıldığı gibi, bir barış çağrısı şeklinde oluşturulmuştur. Ne var ki, yine diğer bütün dinsel öğretilerde görüldüğü üzere, oluşturulma nedeni ile hükümleri arasında doğrudan bir uyuşma söz konusu değildir. Yalnız bildirge ve insan hakları söylemi bağlamında, II. Dünya Savaşı sürecinde yaşanmış Yahudi soykırımına (holocaust) özel bir yer ayrılması gerekmektedir. Özellikle Giorgio Agamben’in analizleriyle açıklık kazanacak olan modern iktidarın çıplak yaşam ile kurduğu ilişkinin boyutları, sadece Yahudi soykırımı ve egemenlik arasındaki bağın başlıca unsurlarını değil, insan hakları söyleminin üzerine kurulduğu modern insan kavrayışının temel unsurlarını daha sarih bir biçimde ortaya koyacaktır.

(devam edecek)


[1] Jean-François Lyotard’ın The Inhuman: Reflections On Time metninden aktaran Mahmut Mutman, “İnsanlığın Kıyısında: Haklar”, Toplum ve Bilim, Sayı 87, 2001, s. 44.
[2] Mahmut Mutman, a.g.y., s. 44.
[3] A.g.y., s. 45.
[4] A.g.y., s. 46.
[5] İnsan hakları söylemi içinde haklar birinci, ikinci ve üçüncü kuşak haklar şeklinde, üç aşamada ele alınmaktadır. Birinci kuşak haklardan çalışmada yeterli ölçüde söz edilmiştir.
İkinci kuşak haklar, işçi sınıfının taleplerini karşılamak (ya da dizginlemek) amacıyla belirlenmiş, ağırlıkla ekonomik nitelikte haklardır ve büyük oranda sosyal devlet anlayışına yaslanmaktadırlar. Çalışma ve sözleşme özgürlüğü, sendika hakkı, grev ve toplu sözleşme hakkı, dinlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı gibi haklar, ikinci kuşak haklardan bazılarıdır.
Birinci ve ikinci kuşaktakilerden farklı olarak üçüncü kuşak haklar üzerindeyse somut bir uzlaşmaya varılmış değildir. İnsanlığın sorunlarının ulus-devlet sınırları çerçevesini fazlasıyla aşmış olduğu yargısından beslenen bu haklar, farklı ülkelerin yurttaşları arasında bir dayanışmanın tesisini talep etmektedir. Belirttiğimiz gibi bu haklar üzerinde tam bir uzlaşma söz konusu olmamakla birlikte, “Dayanışma Haklarına İlişkin Uluslararası Üçüncü Pakt Ön Tasarısı” (1982) belgesinde şu dört hak, üçüncü kuşak haklar başlığı altında sunulmuştur: Barış hakkı, gelişme hakkı, çevre hakkı, insanlığın ortak mal varlığına saygı hakkı.
[6] Karl Marx’ın benzer çizgide bir eleştirisi için bkz. “İnsan Hakları”, Çev. İsmail Yerguz, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, (Ed.) Philippe Raynaud ve Stephane Rials, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 457.
[7] “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”, Siyasal Düşünce, (Ed.) Michael Rosen ve Jonathan Wolff, Çev. Hamit Çalışkan ve Sevda Çalışkan, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2006, ss. 522-7.
[8] Karşılaştırmak için bkz. Ferit Barut, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ‘Evrensel Bir Ölçüt’ mü?” Humanite, Sayı 8, 2005, ss. 12-23.
[9] Ercan Kanar, “Evrenin Tanrıcığının Değil, Yeryüzünün Felçli Tanrıcığının Kelamı Bildirge” Humanite, Sayı 8, 2005, s. 25.
[10] Ercan Kanar, a.g.y., s. 25.

23 Haziran 2013

Çapulcular İçin 10 Kitap Önerisi


1. Direnmenin Estetiği

Peter Weiss
http://www.idefix.com/kitap/direnmenin-estetigi-peter-weiss/tanim.asp?sid=MT0W4JD396SA4HKRO9IX

2. Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru

David Harvey
http://www.idefix.com/kitap/asi-sehirler-david-harvey/tanim.asp?sid=F6N9J7SBB2QLSGAULZA7

3. Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi

Arundhati Roy
http://www.idefix.com/kitap/sokaktaki-insanin-imparatorluk-rehberi-arundhati-roy/tanim.asp?sid=HFYXGZ4VN117SHNEE57Z

4. Seattle: Dünyayı Sarsan 5 Gün

Alexander Cockburn, Allan Sekula, Jeffrey St. Clair
http://www.idefix.com/kitap/seattle-dunyayi-sarsan-5-gun-alexander-cockburn/tanim.asp?sid=ERL7CHWGMD5DCE0EUQI9

5. Protestodan Direnişe

Ulrike M. Meinhof
http://www.idefix.com/kitap/protestodan-direnise-ulrike-m-meinhof/tanim.asp?sid=XQ79P3J790D2DUL5P67K

6. Arap Baharı, Libya Kışı

Vijay Prashad
http://www.idefix.com/kitap/arap-bahari-libya-kisi-vijay-prashad/tanim.asp?sid=X38G2DKXGB6BUNW3TBQV

7. Kentleri Savunmak: Mekan Toplum ve Siyaset Üzerine

Kolektif
http://www.idefix.com/kitap/kentleri-savunmak-kolektif/tanim.asp?sid=XFWEL94S3S0ST8UBKYC5

8. Kentsel Devrim

Henri Lefebvre
http://www.idefix.com/kitap/kentsel-devrim-henri-lefebvre/tanim.asp?sid=FXNBKABYDD3DNQKTDAKP

9. Sokak Siyaseti: İran'da Yoksul Halk Hareketleri

Asef Bayat
http://www.idefix.com/kitap/sokak-siyaseti-asef-bayat/tanim.asp?sid=S8H0IY1L9S1S1UGWTJXR

10. 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası: Fransa ve Yunanistan'dan Arap İsyanı, The Occupy Hareketleri ve Kürt Baharına

Foti Benlisoy
http://www.idefix.com/kitap/21-yuzyilin-ilk-devrimci-dalgasi-foti-benlisoy/tanim.asp?sid=R7FRPGLBY13YD3UY06UK

22 Haziran 2013

Demokrasi, Genel İrade vs...



Aşağı yukarı XVI. yüzyılın ikinci yarısından XX. yüzyıla kadar gelen modern devletin oluşum ve gelişim süreci, egemen ideoloji içinde sıklıkla bir iyiye gidişin, bir ilerlemenin öyküsü olarak ele alınmaktadır. Mutlak devletin katı ve despotik yapısı, karanlık Orta Çağ’dan ve sonu gelmez mezhep savaşlarından kurtulmanın geçici bir çözümü olarak hoş görülmekte, XX. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki büyük savaş ve oluşan totaliter rejimlerse, kimi liderlerin insaniyet yoksunluğundan kaynaklı istisnai durumlar olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu ilerleme, iyiye gitme öyküsünün arka planındaysa modern devletin demokratikleşmesi ve hep daha fazla demokratikleşmesi, siyasal katılımın üzerindeki ırk, renk, cinsiyet ayrımcılığı gibi lekelerin kaldırılması ve insan hakları başlığı altında belirlenen temel haklar manzumesinin, zaman geçtikçe kapsamını büyütmesi yer almaktadır. Carl Schmitt’in XIX. yüzyıl siyaset ve devlet kuramını özetlerken kullandığı slogan, bugün de hâlâ aynı ölçüde geçerlidir: Demokrasinin zafer alayı.[1] Bu bağlamda demokrasi, antik dönemde sahip olduğu “bir siyasal rejim türü” olma niteliğini kaybetmiş, adeta her türlü siyasal rejimin kendini sürdürmesini sağlayan bir araca dönüşmüştür. “Dolayısıyla bu kavram, farklı kullanımlarının da gösterdiği gibi artık tamamen siyasal düzenle ilgili bir kavram değildir ve çok farklı siyasal projelerin ortak ve belki de biraz kapalı ve anlaşılmaz referansı olmuştur.”[2] Bir başka ifadeyle, demokratik kanaatler farklı birçok siyasi eğilimle birleşmiş, uzlaşabilmiştir. Her türden siyasi eğilimin hizmetine koşabiliyor olması, demokrasinin siyasi bir içeriğinin olmadığını göstermiş, aksine demokrasi olarak ele aldığımız kavramın yalnızca bir örgütlenme biçimi olduğunu, bir formdan ibaret olduğunu kanıtlamıştır.[3] Gelinen noktada tek bir demokrasiden söz etmek de mümkün değildir: Liberal demokrasi, doğrudan demokrasi, sosyal demokrasi, radikal demokrasi, katılımcı demokrasi gibi başka başka türlerde demokrasilerin bir araya geldiği bir demokrasiler yelpazesi vardır. Demokrasi öyle güçlü, öyle keskin bir onay görmüştür ki, en totaliter, en baskıcı nitelikte yönetimlere bile meşruiyet kazandırır, en anlamsız savaşlara bile, altına girebilecekleri bir haklılık kisvesi sunar olmuştur. Gündelik nitelikte hemen her türlü politik sorunsa, aslında birer eksik demokrasi sorunu olarak değerlendirilmektedir. Demek ki “[h]er geçen gün otoritesi sarsılsa da ‘demokrasi’ kelimesinin günümüzde politik toplumun egemen bayrağı (amblème) olarak değerini koruduğuna şüphe yok. Bayrak dediğimiz şey, sembolik bir sistemin dokunulmazıdır. Siyasal toplum hakkında dilediğini söyleyebilirsiniz, karşısında eşi görülmemiş bir ‘eleştirel’ hışım gösterebilir, ‘ekonomik dehşeti’ lanetleyebilirsiniz, ama bütün bunları ‘demokrasi’ adına (…) yaptınız mı, bağışlanırsınız.”[4]

Bilindiği üzere demokrasi, modern devletin bir icadından ziyade keşfidir. Diğer birçok modern siyasal terim gibi kökeni Antik Yunan’a dayanan bu kavram, söz konusu dönemde kente ilişkin önemli kararların, bütün yurttaşların toplandığı bir mecliste alındığı rejim biçimine karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu rejim biçiminin esasınıysa, polis ve yurttaş iradesinin herhangi bir kişide ya da bir zümrede temsil edilemeyeceği yargısı oluşturmaktadır. Bir başka deyişle demokrasi, yurttaşlar bütününün temsile ya da aracıya başvurmadan, doğrudan karar aldığı yönetim biçimi olarak kavramsallaştırılmakta ve bu doğrultuda uygulanmaktadır. Modern devletse demokrasiyi kendine uyarlarken tanımdaki yurttaş ve meclis kavramlarını almış, demokrasinin ayırt edici niteliği olarak görülebilecek “temsile başvurmama” ilkesini ise ikinci plana atmak bir yana tamamen yok sayarak “temsilî” ya da “parlamenter” diyebileceğimiz yeni bir demokrasi anlayışı getirmiştir. Bu demokrasi anlayışında temsil, sadece araçsal nitelikte bir rol de üstlenmemiş, temsil edilene kıyasla aşırı bir kurucu güçle kendini donatmıştır.[5] Temsile başvurma yoluyla özyönetim olgusunun tümden dışarıda bırakılmış olması, modern devletin demokrasi kavramını kendi menfaatleri doğrultusunda bambaşka bir şeye dönüştürdüğünü göstermede tek başına yeterli bir kanıt olabilecektir. Ne var ki burada ana mesele, modern demokrasi anlayışının temsil ettiğini iddia ettiği genel iradenin, ne türden bir bağımsızlığa, ne türden bir özerkliğe sahip olduğu meselesidir. Genel iradenin bağımsızlığı ve özerkliği lehine sonuç alınmadığı sürece, modern devletin üzerine kurulduğu her türlü kavram, kuram ve değer de geçersizlikle damgalanmaya mahkûm olacaktır.

“Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır.”[6] diyen Schmitt, demokrasiyi, “siyaset ve devlet düşüncesinin tüm devirlerinde spesifik bir anlamda apaçık bulunan ve geniş kitlelerin çok sayıda yanlış anlama ve efsaneleştirmelerle de olsa kolayca benimsediği”[7] bir tasavvur olarak ele almaktadır. Modern demokrasinin bu derece benimsenmesinin ardında yatan efsaneyse, bağımsız ve özerk genel irade efsanesidir. Bağımsız, özerk olduğu varsayılan genel iradenin demokrasi sayesinde siyasal aktörleri belirliyor olması üzerinden, devlet ve halk özdeşliği sağlanmış görünmektedir. Bu özdeşlik varsayımı, aslında bütün demokratik argümanların da kökeninde yer almaktadır:

“Yönetenlerle yönetilenlerin, hükmedenlerle hükmedilenlerin özdeşliği, devlet otoritesinin öznesi ile nesnesi arasındaki özdeşlik, halkın parlamentodaki temsili ile özdeşliği, devlet ile oy veren halk arasındaki özdeşlik, devlet-yasa özdeşliği ve nihayet nicel (çoğunluk veya oybirliği durumu) ile nitel (yasanın adil olması) arasındaki özdeşlik bu dizidendirler. "Ancak böylesi özdeşliklerin hiçbiri elle tutulur gerçekler değildir, bilakis, hepsi özdeşliğin -varsayım olarak - kabulüne dayanır. Hem hukuki, hem siyasi, hem de sosyolojik açıdan söz konusu olan gerçek bir eşitlik değil, özdeşliklerdir.”[8]

Teolojinin öncelik sonralık ilişkilerini tersyüz etme taktiği, yani Kilise - Kitap - Tanrı şeklinde yürüyen kronolojiyi “Tanrı Kitap’ı gönderdi, Kitap’a göre de Kilise (cemaat) kuruldu” biçimine dönüştürme hilesi, modern devlet tarafından, yalnızca ulusun teşkili sürecinde değil, genel irade ve temsil arasındaki ilişkinin kurulmasında da aynen kullanılmıştır. Nasıl ki Kilise meşruiyetini ve iktidarını, kendi yarattığı Tanrı’nın iradesine bağlamış ve kendini bu Tanrı iradesinin yalnızca bir aracı organı olarak konumlandırmışsa, modern devlet de meşruiyetini ve iktidarını, kendi kurduğu ulusun, kendi yarattığı ve kendi biçimlendirdiği kitlenin, uyruklarının, yurttaşların iradesine dayandırmaktadır. Hükümeti de basit bir icra kuruluna indirgeyen bu yanlış anlamanın sonucunda, “modernliğin siyasal düşüncesi yasa, genel irade, halkın hükümranlığı gibi içi boş soyutlamalara sapmış, nereden bakarsak bakalım belirleyici olan meseleyi, yani hükümet ve hükümetin hükümran halkla nasıl eklemlendiği meselesini cevapsız bırakmıştır.”[9] Temsil ve genel irade varsayımlarıyla ilgili diğer bir meseleyse, genel irade olarak adlandırılan iradenin, aslında kimin iradesi olduğu, kimin iradesi tarafından, nasıl oluşturulduğu, ne derece özerk ve ne derece bağımsız olduğu sorularında düğümlenmektedir. “Salt pratik sorununun, yani halkın iradesini oluşturacak araçların kimin tasarrufunda olduğu sorununun, özdeşleştirmeye ilişkin olduğu böylece, çok da çarpıcı şekilde ortaya çıkar: askeri ve siyasi kudret, propaganda, basın yoluyla kamuoyu üzerinde kurulan hâkimiyet, parti örgütleri, toplantılar, halk eğitimi, okul… Bilhassa halkın iradesinden kaynaklanması gereken [kaynaklandığı varsayılan] siyasi kudretin, onu öncelikle oluşturması mümkündür.”[10] Tocqueville’in, Carl Schmitt’in, Gerhard Oestreich’ın, Michel Foucault’nun ya da burada özel bir yer ayrılmamış diğer birçok tarihçi ve düşünürün, farklı siyasal eğilimler içinde olup başka kaygılar taşıyor ve başka yöntemler izliyor olsalar da, dikkatimizi çekmeye çalıştıkları ortak nokta burasıdır. Modern iktidar biçiminin ayırt edici yönü ve üstünlüğü, iktidarını buyruğa koşullanmış bir itaat üzerinden kurmayıp doğrudan zihinlere nüfuz edebilme, bunu da hiç belli etmeden yapabilme başarısında gizlidir.

Demokrasi, genel iradenin belirleyiciliği efsanesi üzerinden yalnızca kendine ve siyasal iktidara değil, aynı zamanda pozitif hukuka da yeni bir meşruiyet zemini oluşturmaktadır. Modern demokrasilerde yasa yapma yetkisi ve sorumluluğu, genel iradenin başlıca temsilcisi olduğu varsayılan parlamentonun uhdesindedir. Bu sayede -iktidarın uygulanmasında hükümetin rolünün aracılıktan öteye gitmediği yargısına benzer biçimde- parlamento da, egemenliğin alâmetifarikası olan yasa koyma ve kaldırma yetkisini, temsil yoluyla, halk adına kullandığını iddia etmektedir. Burada da bizim açımızdan kritik konu, parlamentonun genel iradeyi temsil edebilme kapasitesinden ziyade, yasama ve genel irade arasındaki bir bağ üzerinden yasaya nasıl meşruiyet sağlanabildiğidir. “Esas mesele yasama aygıtının maddi oluşumunu ya da biçimsel yapısını açıklamak değil, yasanın kuralcı bir beklenti getirmesi ölçüsünde yasama kurallarının hukuk açısından niçin geçerli sonuçlar doğurduğunu söyleyebilmektir.”[11] Bu bağlamda demokrasi, parlamento seçimi ve yasama erki arasında kurulan bağ, yasanın Kant’ın ifadesiyle “aşkın tümdengelimi” içindeki aşkınlık unsurunun da üstünü örtmektedir. Bu aşkınlık, elbette ki modern devletle birlikte tanrısallık dışı bir niteliğe bürünmüştür; ne var ki yasa kavramının, yasa düşüncesinin, bütün yasama düzenlerinin denge noktası olan Grundnorm’un[12] temel kaynağı sorusu, demokrasi ve halk egemenliği gibi kavramlar üzerinden sentetik bir açıklamaya kavuşmuş olsa da, aslen hâlâ yanıtsız durumdadır.

Kısaca demokrasi üzerine girişilecek tartışmalar, demokrasinin ve genel irade kavramlarının dogmatik ve maskeleyici nitelikleri göz önüne alınmadığı sürece, hep bir eksik demokrasi ya da eksik temsil sorununa indirgenecektir. Mesele, Alain Badiou’nün ifadesiyle sembolik sistemin başlıca dokunulmazı olan bu bayrağı daha da yükseklere çıkarma meselesi değil, demokrasiyi başlı başına bir değer, bir ilke, bir bayrak olarak görmekten vazgeçip siyasal örgütlenmenin başvurduğu bir araç olarak ele alabilme meselesidir.


[1] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, s.37. (Vurgu aslında.)
[2] Jean-François Kervegan, “Demokrasi”, Çev. İsmail Yerguz, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, (Ed.) Philippe Raynaud ve Stephane Rials, İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s.187.
[3] Carl Schmitt, a.g.y., s.39.
[4] Alain Badiou, “Demokrasi Bayrağı”, Çev. Savaş Kılıç, Demokrasi Ne Âlemde?, (Ed.) Eric Hazan, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 121.
[5] Slavoj Zizek, “Demokrasiden Tanrısal Şiddete”, Demokrasi Ne Âlemde?, (Ed.) Eric Hazan, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 121.
[6] Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat: …, s.41.
[7] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, s.37.
[8] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, s.42.
[9] Giorgio Agamben, “Demokrasi Kavramı Üstüne Giriş Notu”, Çev. Savaş Kılıç, Demokrasi Ne Âlemde?, (Ed.) Eric Hazan, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s.13.
[10] Carl Schmitt, Parlamenter Demokrasinin Krizi, s.45.
[11] Simon Goyard-Fabre, “Yasa”, Çev. İsmail Yerguz, Siyaset Felsefesi Sözlüğü, (Ed.) Philippe Raynaud ve Stephane Rials, İstanbul, İletişim Yayınları, s. 986.
[12] A.g.y., s. 987.