virilo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
virilo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2013

Sanal (?) Savaş


Savaş ve Yeni Teknolojilere Dair Kim, Ne Anlatıyor?


Temel Metin
Der Derian, J. (2009) Virtuous War: Mapping the Military - Industrial - Media - Entertainment Network, Routledge, New York.

Diğer Metinler
Baudrillard, J. (2008) Simülakrlar ve Simülasyon, (çev.) Oğuz Adanır, Doğu Batı, Ankara.
Benjamin, W. (2004) “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”, Pasajlar, (çev.) Ahmet Cemal, YKY, İstanbul, 50-86.
Debord, G. (2006) Gösteri Toplumu, (çev.) Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent, Ayrıntı, İstanbul.
Stahl, R. (2010) Savaş Oyunları A.Ş., (çev.) Yavuz Alogan, Ayrıntı, İstanbul.
Virilio, P. (2003) Enformasyon Bombası, (çev.) Kaya Şahin, Metis, İstanbul.

Temel Metne Dair Bir Video


Bu metnin benim açımdan da, siz okuyanlar açısından da şöyle bir zorluğu olacak: Yazının merkezinde olan virtual, virtuality, virtuous kavramları ve bu kavramların hepsinin kökeninde yer alan virtue için Türkçede üretilen karşılıklar, ne yazık ki bu sözcüklerin anlamlarını, daha doğrusu Latin dillerinde verdiği hissiyatı taşımakta büyük oranda aciz kalıyor. Ben de bu nedenle, sözcükleri orijinal hâlleriyle korumakta karar kıldım, özür diliyorum; yine metin içinde bu sözcüklerin anlamlarının açığa kavuşacağını da umuyorum.

James Der Derian, Virtuous War’da iki sorudan yola çıkıyor: Birincisi, savaşın günden güne nasıl somut gerçeklik alanını terk ettiği, bir başka ifadeyle nasıl virtual (şimdilik sanal diye düşünün) bir karaktere büründüğü. İkincisi de, savaşın somut gerçeklik alanını terk etmesi ile soğuk savaş sonrası dönemde savaşa yeni bir misyon yüklenmesinin, yani insani müdahale ve demokrasi ihracı gibi argümanlarla olumlanarak savaşa virtuous (yine şimdilik erdemli) bir nitelik atfedilmesinin arasında nasıl bir paralellik olabileceği.

Savaşın yirminci yüzyıldan bugüne virtual bir nitelik kazanmasını Der Derian, kendi içinde üç aşamaya ayırıyor: İlk aşama birinci dünya savaşıyla birlikte telefon ve telsizin kullanıma sokulması. Sonraki aşama ikinci dünya savaşı ve burada kritik olan, radyonun, tankların, özellikle uçakların ve savaş sonunda termo-nükleer silahların savaşa dâhil olması. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin ardından üçüncü aşamaysa, donanıma yönelik gelişmelerin yanında 80’lerden bu yana savaşa ilişkin yazılımların devreye girmesi.

Bu gelişmeleri tek başına bir devrim olarak nitelendirebilir miyiz, sorusuna Der Derian, hayır yanıtını veriyor. Savaşın virtual bir niteliğe kavuşması devrim değildir, ne var ki savaşın kazandığı bu virtual karakterin etik birtakım argümanlarla birleştirilmesi ve savaş sözcüğünün önüne virtuous sıfatının getirilebilmesi bir devrime işaret etmektedir.

Der Derian’a göre bu devrimin öncüsü olan ABD disiplinin, baskının ve zorlamanın teknolojik ve temsilî formlarını üretmeye odaklanmış durumda. Bu yoldaki en sert ve en etkin araç olan Virtuous War ise, şiddetin gerek ortadan kaldırılması gerekse uygulanması söz konusu olduğunda, işlevini iki biçimde yerine getiriyor: Birincisi, buradaki askerî gücü ülkenin dışına nakletmek ve iki, ülkenin dışında yaşananları, medya kanalıyla ülkeye nakletmek. Verilmek istenen mesajsa sabit: Birtakım ahlâki ve insani kazanımları dünyaya aktarabilmek için savaşa mecburuz (ki burası işin virtue’yla -erdem- ilişkili yönüne karşılık geliyor); ve biz bu savaşı, teknolojinin sağladığı en mükemmel olanaklarla ve zayiatı asgari düzeye indirerek yürüteceğiz (bu da hikâyenin virtual -sanal- kısmına karşılık geliyor). Önünde sonunda savaş, insanlık ile onun düşmanları arasındaki savaş olarak sunuluyor (bkz. liberal ahlâk). İnsanlık düşmanlarına karşı, insanlık adına, daha demokratik bir dünya için yapılan bu savaş, teknoloji marifetiyle kandan azami ölçüde arındırılmış bir savaş resmi çiziyor. Aynı zamanda savaşın aktörü olan ülkede, yani ABD’de yaşam, savaş atmosferinden bütünüyle yalıtılmış bir biçimde sürmeye de devam ediyor.

Der Derian bu durumu şöyle özetliyor: “Hiçbir şey, temiz bir savaşın uyandırabileceği kadar güçlü bir adalet duygusu uyandıramaz.” Ben tartışmanın ayrıntılarına geçmeden önce, Der Derian’ın yöntemine ilişkin birkaç açıklamada bulunma gerekliliği hissediyorum. Yukarıda verdiğim filme göz atanlar fark etmiştir, bu kitap aslında çoğunlukla yazarın yaptığı saha araştırmalarına, başka başka projeler arasındaki yolculuğuna dayanıyor. Bu yolculuk, ’90 öncesinde, Sovyetler Birliğiyle girişilecek olası bir savaşın simule edildiği, Mojave Çölü’nde başlıyor. Sonrasında Der Derian ABD’de, İtalya’da ve Almanya’da yürütülen birçok benzer simulasyon projesinin içine giriyor. Bu projelerin hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olan kişiyle görüşüyor, Pentagon’daki kimi komutanlarla irtibat kuruyor ve -Jean Baudrillard, Paul Virilio gibi- önemli kuramcılarla mülakatlar yapıyor. Kitabın önsözünde Der Derian, yolculuğunun son durağına özel olarak değiniyor: Zira bu kez içine girdiği proje, Pentagon ve Hollywood’un ortak finanse ettiği, "Teknoloji Yaratım Enstitüsü"nün kuruluşu ve Der Derian’ın bütün tezleri, aslında bu enstitüyle vücut buluyor. Zira şu ana kadar kırk milyon dolar fon akıtılan bu enstitü, en iyi savaş oyunu tasarımcılarını, en iyi grafikerleri ve film yapıcılarını, ordu ve savaş sanayi mensuplarıyla bir araya getiriyor.

Anlattığım kitabın ilk baskısı, 2001’de yapılmış ve yazar bu ilk baskıda o tarihe kadarki gözlemlerini aktarmış. Benim okuduğum ikinci baskıya ise, dört yeni bölüm eklenmiş durumda ve bu bölümler, ağırlıkla 11 Eylül 2001 ve sonrasının fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu gözlemler doğrultusunda Der Derian’ın kendini nasıl konumlandırdığı da önemli. “Ben yalnızca ‘Benjamin’in, terör zamanında hepimize detektiflik yapmak düşüyor,’ çağrısına kulak verdim”, diyor ve içine girdiği dünyanın, aslında neyin gerçek neyin virtual olduğunun sınırlarının kaybolduğu bir labirente karşılık geldiğini ve bu labirentin içinde kendisinin de kaybolmuş olabileceğini ekliyor.

Der Derian’a göre virtualization yalnızca savaşın değil, aynı zamanda siyasetin de başka araçlarla devamına karşılık geliyor. Bu virtualization süreci ise, ordu - endüstri - medya ve eğlence sektörlerinin oluşturduğu bir ağ üzerinden mümkün oluyor. Der Derian, bu ağı MIME-NET olarak kısaltıp kavramsallaştırıyor. Şimdi bu ağın nasıl çalıştığına ve ne gibi değişimler yarattığını aktarmak istiyorum. Burada yazarın sunduğu bütün örneklere değinmem mümkün değil, kendimce önemli gördüklerimi, yine Der Derian’ın doğrudan atıfta bulunduğu birtakım düşünürlerin argümanlarıyla besleyerek sunmaya çalışacağım.

(1) Birincisi, bütün bir ağın aslında teknoloji üzerine ve teknoloji yoluyla kurulmuş olması. Burada Der Derian, Paul Virilio’nun “teknoloji başlı başına bir inanç kategorisi hâlini aldı” uyarısından da hareketle on dokuzuncu yüzyılda ilerlemeye biçilmiş rolün bugün teknoloji tarafından bütünüyle sahiplenildiğini dile getiriyor. Teknoloji, herkesin içinde olduğu ama neredeyse hiç kimsenin de nasıl işlediğine pek akıl sır erdiremediği bir alan oluşturmuş durumda ve sınırlı bir kesim bu alan adına konuşabilirken çok geniş kitlelere yalnızca dinlemek ve anlamadan onay vermek düşüyor. Ve bu alan adına konuşanlar, “sivillere zarar gelmeyecek” ya da “operasyon amacına ulaşır ulaşmaz sona erecek” gibi mottolarını, fonda teknolojinin en akıl almaz marifetlerinin sergilendiği VTR’ler üzerinden vaaz ediyor. Teknoloji, kendisine duyulan sonsuz (ama cahillikten beslenen) güven üzerinden her türlü askerî müdahaleyi bir yandan virtual, bir yandan da virtuous kılmayı başarıyor. Başta da belirttiğim gibi bu, yazarın nazarında devrim niteliğinde bir değişime işaret ediyor. Ve yine bu bağlamda Der Derian, Benjamin’in iki savaş arası dönemde dile getirmiş olduğu, “siyaset alanında etik, teknolojinin hızına ayak uyduramaz” uyarısını da hatırlatıyor.

Der Derian’ın bu yorumlarını bir tür “teknolojik determinizm” gibi değerlendirenler olsa da, bana kalırsa şu son 2-3 ayda Kuzey Afrika’da yaşananlar ve son Bin Ladin örneği, teknolojinin bugün başlı başına bir meşrulaştırma makinesi işlevi gördüğünü de büyük oranda doğruluyor.

(2) MIME-NET ağının ikinci bir işlevi, yine yüksek teknoloji yoluyla, savaşların belirli unsurlarının sürekli olarak göz önüne getirilmesi, belirli yönlerininse gözden uzak tutulması. Der Derian, bu şekilde, video oyunları ile televizyondan izlenen savaşlar arasındaki sınırın da muğlâklaştığını ve artık savaş denince birçok kişinin gözleri önüne, karanlık ve gürültülü bir ekrandaki yeşil ve kırmızı ışık topları geldiğini söylüyor. Bir yanda gerçek, kanlı canlı bir savaş varken seyirci, düşsel bir dünyayı, sabitlenmiş ve uyuşmuş bir biçimde izlemekten öteye gidemiyor; Guy Debord’un metaforuyla savaşa ilişkin gösteri, savaş karşısındaki uykumuza bekçilik ediyor.

Ya da Adorno’nun ifadesiyle gerileyici ilerleme karşısında akıllılık da aptallığa dönüşüyor, düşünceye kalan tek kavrama yetisi, kavranılamaz olan karşısında duyulan dehşetli bir saygı hâlini alıyor.

(3) Üçüncü olarak Der Derian, artık savaş hazırlıklarına yönelik tatbiklerin neredeyse bütünüyle savaş simülatörleri tarafından yapılıyor olmasının etkilerini inceliyor. Bu yolla, diyor Der Derian, savaşçının doğası bütünüyle değişti, savaş pratiğinin bir ölüm - kalım meselesi üzerinden yürüdüğü gerçeğinden yalıtılmış olan yeni bir savaşçı profili ortaya çıktı. Simülatörlerin nasıl böyle bir gücü olduğu noktasında da Der Derian, kuşkusuz Baudrillard’a başvuruyor. Dolayısıyla ben de Baudrillard için kısa bir parantez açmak istiyorum: Virtualization süreci genellikle, somut gerçekliğin taklit ya da temsil yoluyla ikamesi olarak ele alınmışken Baudrillard’la birlikte gerçeğin yerine geçen şey, taklit ya da temsil olmaktan çıkıp simülakr adını alıyor. Simülakr taklit, suret ya da parodi değil kesinlikle ve simülakr asıl olanın yerine göstergelerinin konduğu bir tür hipergerçekliğe karşılık geliyor. Bu hiper-gerçeklik, pasif bir görüntüden ibaret değil; bu hiper-gerçeklik, asıl olanı kökünden değiştiren ve yeniden kuran bir tür reddiye makinesi. Sanıyorum en açık örnek porno endüstrisi üzerinden olacak. Porno endüstrisinin ürünleri, tensel aşkın dijital bir kopyası gibi görünmekle birlikte, aslında tensel aşkla yalnızca birtakım göstergeler üzerinden bir örtüşme yaratıyor. İşin kötüsü, tensel aşkı taklit etmek bir yana bu göstergeler, onu da dönüştürüyor, kendine benzetiyor, yeniden inşa ediyor. Savaş simülatörleri de savaşçı üzerinde benzer bir değişimi meydana getiriyor: gerçek savaşın bir tür taklidi olarak sunulsa da, aslında eylemlerine karşı sorumluluk hissini kaybetmiş yeni bir savaşçı formasyonu oluşmuş oluyor. Buna paralel şekilde Der Derian savaş oyunlarının da, gerek savaşçılar gerekse de seyirciler üzerinde savaş algısını nasıl alt üst ettiğini, bu kez Benjamin’in oyun ve taklidin kişilik inşasında üstlendiği rollere dair argümanlarıyla yeniden inceliyor.

Der Derian’dan farklı olarak Susan Carruthers, savaşçı figüründeki bu dönüşümün temelinde, teknolojideki değişimi değil, psikolojideki değişimi aramamız gerektiğini söylüyor. Zira Carruthers’e göre savaşçı ile hedefi arasında bir yabancılaşmanın oluşması, savaş uçaklarında, hatta uçakların da öncesinde uzun menzilli silahlarda dahi gözlemlenebilecek bir durum. Bu kanısını güçlendirmek için de, 1942 yılında bir savaş pilotunun New York Times’a verdiği bir röportaja değiniyor. Röportajda pilot, “Leningrad’ın bir şehir olduğunu hiç düşünmedim,” diyor, “orası elimdeki haritada yuvarlak içine alınmış bir noktaydı sadece.” Carruthers’in eleştirisinin tartışmaya değer olduğu söylenebilir.

(4) Dördüncü olarak Der Derian, siyasetin virtual bir niteliğe bürünmesi meselesini de, MIME-NET bağlamında birbirine paralel iki hat üzerinden ele alıyor. Bu hatlardan ilki, teknolojinin demokrasi ve diplomasiye pratiklik kazandırmada devreye girmesi ve yazar bu bağlamda, seçimlerin elektronik ortama taşınması, telekonferans gibi yöntemlerin günden güne çok daha kullanılır olması gibi örnekleri hatırlatıyor. Bu yöndeki çabalar ilk anda kulağa görece masum gelmekle birlikte, Der Derian özellikle ABD’de 2000’de yaşanan seçim skandalının ardında, teknolojinin kötüye kullanılması olduğunun üzerinde duruyor.

Siyasetin virtual bir karakter kazanması açısından daha belirleyici ve daha kritik olan ikinci boyut ise, iletişim teknolojilerindeki gelişmeyle, her şeyin görülebilir (ve bu sayede bilinebilir) olduğu bir dünya yanılsamasının ortaya çıkması. Hâlihazırda böyle bir yanılsama içine girilmişken iktidar özellikle medyayı, siyasal gündemi belirleme noktasında son derece etkin bir biçimde kullanıyor; yine Guy Debord’un metaforlarıyla, “gösteri, mevcut siyasal düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz bir monologu” mümkün kılıyor. Burada Der Derian okuyucuya, Berry Levinson’un Wag the Dog filmini hatırlatıyor. 97 yapımı (Monica skandalından önce) bu filmde ABD Başkanının bir Beyaz Saray stajyeriyle ilişkisi olduğu ortaya çıkar ve bunu örtbas etmek üzere bir komite oluşturulur. Komitenin başındaki Robert De Niro’nun ilk kapısına gittiği de Hollywood’da film yapımcısı olan Dustin Hoffman’dır. Kafa kafaya verirler ve Arnavutluk ile ABD arasında siyasal bir gerilim icat ederler. Gerilim sonrasında ABD’nin müdahalesi, bölgeye askerlerin gönderilmesi, bir askerin esir düşmesi… bütün bu olaylar, Hollywood stüdyolarında çekilir ve televizyonlar aracılığıyla halka yansıtılır. Başkanın günahını örtbas etme çabasıyla bütün ülke birkaç günlüğüne savaş havasına sokulmuş olur.

MIME-NET ağının nasıl çalıştığına dair, son olarak yazarın 11 Eylül 2001 sonrasına bakışına değinmek istiyorum. Der Derian, ilk elde 11 Eylül konusunda bir şeyler söylemenin, kendini Amerikan ideolojisi ya da dini üzerinden tanımlamayan ve yurtsever bir cenahta yer almayan entelektüeller için neredeyse imkânsız hâle getirildiğinden söz ediyor. Ve Beyaz Saray’ın, yalnızca kendi ülkesine değil, kendi dışındaki dünyaya da, “bu mücadelede bizim yanımızda yer almayan, teröristtir,” mesajını vererek dünyanın bütün güçlerini taraf olmaya zorladığını dile getiriyor. Devamında da 11 Eylül sonrasında yaşananların, eski ve yeni çatışma biçimlerinin küresel ölçekte bir bileşimi olduğuna dikkat çekiyor. Savaşın her iki tarafının başvurduğu kutsal savaş retoriği, medya ve internet üzerinden virtual endoktrinasyon, denizaşırı bölgelerde, havaalanlarında, kentlerde, hatta evlerde yüksek teknolojiyle yürütülen bir gözetleme savaşı, El Kaide ve Taliban’ın liderlerini öldürüp destekçilerini ürkütmek için hava akınları, sınırlı operasyon adı altında yürütülen kirli bir karşı-terör ve bir karşı-ayaklanma savaşı…


Kısacası Der Derian’ın nazarında 11 Eylül sonrası, gündelik yaşamın neredeyse bütünüyle teknolojik güvenlik aygıtlarıyla kuşatıldığı yeni bir döneme karşılık geliyor. Medya, söylemsel olanı son derece basit bir teslis, bir kutsal üçleme içinde sunuyor: uluslararası düzen - demokratik devletler - sınırlı insanî müdahale teslisi. Sonuç olarak Birinci Körfez Savaşından bu yana aşama aşama geliştirilmiş virtuous war, 11 Eylül sonrası dönemde bütün küreyi bir savaş alanı hâline getirirken savaşı da mekânsızlaştırıyor. Yeri geldiğinde teknolojik üstünlük anlatılarını, duruma göre de kutsal savaş retoriğini desteklemek için oluşturulan görüngüler ise, Virilio’nun ifadesiyle algı lojistiğinin darmadağın edildiği, terörize bir dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda.

Algı lojistiğinin darmadağın edilmesi derken Virilio, zamansal mesafelerin ortadan kalkmasını ve buna bağlı olarak mekân imgesinin de genleşmesini kast ediyor ve Ernst Jünger’e göndermede bulunuyor: “Sanki bütün gezegeni kaplayan bir patlama olmuş, en küçük gizli köşe bile çiğ bir ışık tarafından gölgeden çekilip çıkarılmış.” diyor Jünger.

Paul Virilio, CNN ve onun benzerleriyle birlikte canlı yayının, bildiğimiz tele-vizyonu (yani uzaktan görme aletini) bir tele-gözetim aletine dönüştürdüğünü söylüyor. Tele-gözetimle birlikte Virilio’ya göre, ulusların hayatının medya aracılığıyla denetimi mümkün olurken toprak politikasının yerini de bir tür krono-politika alıyor. Siyasetin ve savaşın temel fonksiyonları da, toprağın değil, zamanın işgaline dayanmaya başlıyor. Yine Der Derian’dan farklı olarak Virilio, bilişim teknolojilerinin yanı sıra genetik araştırmaların da savaşın doğasını bütünüyle değiştirebilecek bir potansiyel barındırdığına dikkat çekiyor: Bugün eğer eski ulusal orduların yerini yeni bilimsel savaş uzmanları aldıysa, yarın bir gün klonlanmış askerlerden oluşan ordular da savaşa gönderilebilir, diyor, bu sayede Clausewitz’in “tıpkı diğer madenler gibi kullanılması gereken bir maden” şeklindeki asker tarifi de hiç sahip olmadığı ölçüde bir geçerlilik kazanabilir.

Demek oluyor ki, virtuous war eksenindeki tartışmalar üzerine söylenecek her türlü olumlayıcı söz, Gilles Deleuze’ün uyarısını yanı başında bulundurmak durumunda: “Savaştıranlar açısından sorun en iyisi için kaygılanmak ve en iyisini umut etmek değildir, yalnızca yeni silahlar bulma sorunudur.”

James Der Derian, virtuous war olarak nitelendirdiği savaşın bu yeni hâlinin miladını ’91 Körfez Savaşı olarak ortaya koymuştu. Bir başka savaş kuramcısı Roger Stahl ise, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalini yeni bir çağın başlangıcı olarak görüyor ve savaşın aldığı bu son biçimi ise “interaktif savaş” ya da “eğlence olarak savaş” şeklinde tanımlıyor. Zira Stahl’a göre 2003 işgali, savaşın başlı başına bir tüketim nesnesine dönüşmesini, bütünüyle metalaşmasını temsil ediyor. “Doksanlı yılların başında, muhabirler çadır kentlerde, açlık susuzlukla boğuşarak haber yapmaya çalışıyorlardı,” diyor Stahl, “oysa 2003 işgali, yüz zırhlı aracın üzerine yerleştirilmiş yüz kamerayla canlı olarak verildi. Bu canlı yayınlar, kendilerini bir uyuşturucu gibi pazarladı, haber sunucularını nefes kesici beklentiler içine sürükledi. Olaylar 24 saat boyunca, küstahça ve son derece gösterişli bir biçimde tüm dünyada, canlı televizyon yayınlarıyla sergilendi. İşgal, gerek hazırlık gerek icra aşamalarında eğlence alanıyla tam olarak bütünleşti.” Ve Stahl şunları ekliyor ve bence burası önemli: “Savaş, haz veren bir tüketim nesnesine dönüştürülen bir şiddet hâlini aldı. Bunun da ötesinde, bu şiddet durumu, soyut, uzak ya da tarihsel bir zeminde cereyan etmedi; yurttaşın siyasal hayatıyla doğrudan bağlantılı + aynı zamanda birçok açıdan kendini meşrulaştıran bir güç kullanımı olarak da kendini gösterdi.”

Roger Stahl da, tıpkı Der Derian gibi, Benjamin’in politikanın estetikleştirilmesi ile savaşın yüceltilmesi arasında kurduğu bağıntıya değinmeden geçemiyor ve hatırlatıyor: “Benjamin bu eleştiriyi sadece oluşum hâlindeki Führer kültüne değil, aynı zamanda Marinetti’ye ve onun 1909 tarihli fütürist manifestosuna yöneltti. İtalyan fütürist sanat hareketi, açıkça sanayiciliğin ve hızın zaferini, zaman ve mekânın silinmesini insanlığın en büyük kazanımları olarak kutsuyordu. Onlar için, özellikle katıksız savaş ediminde insan ve makinenin birliği kadar muhteşem bir şey yoktu.” Ki söz konusu manifestonun dokuzuncu maddesi de şu şekilde: “Dünyanın yegâne hijyeni olan savaşı yücelteceğiz, militarizmi yücelteceğiz, yurtseverliği yücelteceğiz, -buraya dikkat- özgürlük taşıyıcılarının yıkıcı davranışını yücelteceğiz, uğrunda ölmeye değer güzel fikirleri ve kadının aşağılanmasını yücelteceğiz.” Aynı zamanda Stahl, yine tıpkı Der Derian gibi, Benjamin’in savaşın estetikleştirilmesinin bir kendine yabancılaşma hâline bağlı olduğunu tespit etmiş olmasını da özellikle vurguluyor. Bu öylesine aşırı bir yabancılaşmadır ki, intihar ve türlerin imhası olasılığına, yani “kendi yıkımımız”ı deneyimleme olasılığına “birinci sınıf bir estetik haz olarak yaklaşırız.”

Metni kötü bir yönetmen, ama iyi bir yazar olan Semih Kaplanoğlu’nun bir cümlesiyle sonlandırmak istiyorum:

“Bana televizyonda Afganistan’ı gördüm derseniz, hayır derim, başında sarık olan bir adam gördünüz.”