Franz Neumann, 1944 tarihli klasik çalışması Behemoth’ta Nazi propagandasının büyülü karakteri ile endüstriyel toplumdaki üretim süreçlerinin rasyonel doğası arasındaki karşıtlığa dikkat çekiyor, ‘mesleklerin en rasyoneli’ne sahip olan mühendislerin, bu Nazi ideolojisinin ‘saçmalığına’ ve Hitler’in irrasyonel politikalarına dur diyebileceği şeklinde bir öngörüde bulunuyordu. Jeffrey Herf’in de belirttiği gibi, Neumann’ın bu öngörüsü gerçekleşmemişti.[1] Bilâkis mühendislerin ‘rasyonalitesi’ ile Nazi ideologlarının ‘irrasyonalitesi’ birçok noktada örtüşmüştü; mühendisler Neumann’ın ‘saçmalık’ olarak nitelendirdiği birçok politikanın belirlenmesi ve uygulanmasında başrollerdeydi. Mühendislerin içine girdiği Nazi evreni, masum bir irrasyonellikler ya da saçmalıklar evreni de değildi. Mimarlarla ve diğer birçok teknik profesyonelle birlikte mühendisler, III. Reich’ın soykırımı gerçekleştiren ölüm makinelerinin tasarımında da yer almışlardı. “Toplama kamplarındaki operasyonlar, son derece verimli bir biçimde yürütülmüştü; demek oluyor ki bu profesyoneller, yaptıkları işi iyi biliyorlardı: Onlar -tabiri caizse- iyi mühendislerdi.”[2]
Nasyonal sosyalizm, ‘rasyonel’ mühendisleri bu irrasyonel süreçlere, bu barbarlığa nasıl entegre etmişti? Bu soruyu belki de şu şekilde kurgulamak gerek: Mühendisleri ve Nazileri, ortak amaçlar etrafında buluşturan neydi? Mühendisler, teknolojinin Alman toplumuna zerk edilmesinde nasıl bir işlev üstlendiler; hatta bu mühendisler, nasıl oldu da Nazileştiler?
Bu sorular, 1970lerden başlayarak İngilizce ve Almanca literatürde hatırı sayılır genişlikte bir tartışma alanı açmış durumda. Ne var ki mezkûr sorular ekseninde yürütülen tartışmalar, henüz Türkçe literatüre girebilmiş değil. Bu yazı, bu sorular çerçevesinde yapılmış görece geniş kapsamlı bir çalışmanın belirli bir bölümünü sunmayı amaçlıyor. Ağırlıkla 1942-45 dönemini ve bu dönemde savaş uçağı üretimi ve soykırım süreci özelinde mühendislerin üstlendiği işlevleri tartışırken yazının arka planında ise, nasyonal sosyalizm ile modernizm arasındaki kimi yerde nefret kimi yerde aşk olarak tezahür eden ilişkinin izleri sürülüyor. Yazının -örtülü de olsa- üçüncü bir amacının ise, yaklaşık sekiz yıldır mühendislik yaparak geçimini sağlayan ve üstelik bu mesleği devlet çatısı altında, ülkenin verimliliğini artırmak gibi ‘kamusal’ bir misyon çerçevesinde yerine getiren bu satırların yazarı için, bir tür iç muhasebesinin kapılarını açmak olduğunu da söylemek gerek.
![]() |
| Führer mit Fritz Todt |
I
Nasyonal sosyalist rejim içinde mühendislerin oynadığı rol, aslında tam bir homojenlik ve süreklilik arz etmiyor. Ve genel itibariyle bu ilişki, 1930 ile 45 yılları arasında Alman mühendislerinin lideri ve gözetmeni konumundaki üç kişi, Gottfried Feder, Fritz Todt ve Albert Speer üzerinden üç döneme ayrılarak inceleniyor.
1920lerle başlayıp 6 Kasım 1932 tarihli seçimlerde Hitler’in aldığı mağlubiyete kadar uzanan dönem, Feder’le birlikte anılıyor. Aynı zamanda parti programını da kaleme alan isim olarak Feder’in anti-kapitalizme varan merkezî endüstrileşme ve kentleşme düşmanlığı, 32’deki yenilgiyle birlikte büyük oranda kendisinin de sonunu hazırlıyor ve Feder’in üstlenmiş olduğu sorumluluklar, bu tarihten itibaren kademe kademe Fritz Todt’a geçiyor. Krupp A.G. ve I.G. Farben gibi dönemin en büyük sanayicileri ile birlikte Helmut Schacht’ın da desteğini alan Todt’un merkeze yerleşmesi, yani bir anlamda ‘Nazilerin kapitalizmle barışması’[3] 1933 Martındaki seçimler sonrasında Hitler’in şansölyelik makamına oturmasını da mümkün kılıyor. Feder’in yerini Todt’a bırakmasıyla birlikte Alman endüstrisinin kökünden değişimine yönelik korporatist tasarılar rafa kalkıyor; ancak Feder’in teknoloji ile ‘Alman milletinin yeniden doğuşu’ motifleri arasında kurduğu köprü, rejim süresince varlığını sürdürüyor.
1933’ten 42’ye kadarki dönemde Todt, bir yandan sivil mühendislik uygulamalarına yoğunlaşıp 6 yıl gibi kısa bir sürede 3700 kilometrelik bir otoyolun inşasına yoğunlaşırken bir yandan da Todt Organizasyonu olarak anılan üretim tesisinde, başta savaş denizaltıları olmak üzere, birçok farklı silah, nakliye aracı ve cephanenin tasarım ve üretimine öncülük ediyor. Bu süreçte Hava Kuvvetlerine yönelik faaliyetler ise, ağırlıkla Hermann Göring komutasında gerçekleşiyor.
Söz konusu dönemde Hitler’in başmühendisi olarak konumlanan Todt’un en büyük mahareti, bütün bu faaliyetlerinin yanında, mühendislerin Nazi ideolojisi doğrultusunda geliştirilmesi ve politikleştirilmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu sayede Todt, mühendisler aracılığıyla hem ülke sathında, hem de işgal edilen bölgelerde, Nazi mühendislerini bir tür ideoloji taşıyıcısı olarak konumlandırıyor ve savaşın ilk yıllarında elde edilen başarılarla birlikte 1940’ta Silah ve Cephane Bakanlığı görevine getiriliyor. Ne var ki Sovyet cephesinde ve Büyük Britanya’da 41-42 dönemecinde yaşanan cephe mağlubiyetleri sonrasında Fritz Todt, şaibeli bir uçak kazasına kurban gidiyor ve Todt’un üstlendiği sorumluluklar, Hitler’in mühendisleri deyince Todt’tan sonra akla gelen ikinci isim olan Albert Speer’e geçiyor. Burada sunulacak örnekler de, büyük oranda Speer’in, endüstri, savaş ve teknoloji politikalarının başında bulunduğu 42-45 dönemini kapsıyor.
II
1942 yılının ilk ayları, yalnızca Fritz Todt’un hayatını kaybedip yerini Albert Speer’e bırakmasına değil, aynı zamanda hava kuvvetlerine yönelik bütün araştırma - geliştirme çalışmalarının denetiminin de Göring’ten alınıp Speer’e aktarılmasına sahne oluyor.[4] Bu yolla da savaşın geriye kalan kısmındaki bütün mühendislik faaliyetleri, Speer’in uhdesine alınmış oluyor. Ne var ki Speer yönetiminde Yahudi soykırımına yönelik ölüm fabrikaları son derece ‘rasyonel’ ilkeler doğrultusunda ve yüksek performansla çalışırken savaş endüstrisi söz konusu olduğunda aynı başarı gösterilemiyor. Mühendisler bu süreçte, bir yanda İngiliz radarlarına yakalanmayacak ‘hayalet uçak’lar tasarlamakla uğraşıyor, diğer yandaysa ağır bombardıman uçaklarından daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebilecek alternatif hava taşıtı arayışlarını sürdürüyor. Bu süreçte, bütün savaş uçağı endüstrisi, herhangi bir pilotluk eğitimi almamış Nazi gençlerinin kullanabileceği Volksflugzeug’lara, iniş takımı maliyetinden arındırılmış intihar (SO, Selbstopferung) uçaklarına, yakıt tasarrufu sağlayacak savaş planörlerine ilişkin tasarımlar yapıyor; hatta bu tasarımlar doğrultusunda üretimler gerçekleştiriyor. Ancak bütün bu tasarım ve üretim faaliyetleri, belirli bir plan ve program içinde yerine getirilmek şöyle dursun, çoğunlukla yüksek mertebelerdeki yöneticilerin anlık denebilecek talepleri doğrultusunda ve mevcut koşullar dikkate alınmadan yürütülüyor. Bu faaliyetler sonucunda, tasarlanan kimi uçaklar gerekli materyal sağlanamadığı için bir türlü üretilemiyor, üretilen çok sayıda uçak, pilot ya da yakıt bulunamadığı için uçurulamıyor, uçurulabilecek durumdaki birçok yeni uçak ise, savunmaya değil saldırıya yönelik olarak tasarlandığı için kullanılamıyor. Bu bağlamdaki birçok uygulamayı yetkinlikle derlemiş olan Ulrich Albrecht, söz konusu çalışmalara 1945 Mayısına kadar yoğun bir biçimde devam edildiğini ortaya koyduktan sonra şu soruyu gündeme getiriyor: “Alman endüstrisi ve Alman mühendisler bütün bu gerçekdışı projeleri belirli zorlamalar altında mı yürüttüler, yoksa kendilerini III. Reich’ın son günlerinde yaşanan fanatizme mi kaptırdılar?”[5]
Andreas Heinemann-Grüder ise, Albrecht’in ‘gerçekdışı’ olarak nitelendirdiği bu projelerin normal şartlar altında şarlatanca olarak değerlendirilip bir kenara atılacağını söylüyor ve mühendislerin böyle bir yola girmesinin ardında, bir ‘intikam silahı’ ya da bir tür ‘muhteşem silah’ üretmeye yönelik yoğun baskının rol oynadığı görüşünü savunuyor. [6]
Projelerin gerçekdışılığının yanı sıra, özellikle savaşın son dönemlerinde verimlilik düzeyinin artırılmasına yönelik talepler de mühendislerin nazarında, Heinemann-Grüder’in ifadesiyle, absürtlük sınırlarını aşıyor. Şubat 1945’te Havacılık Bakanlığı, tasarım süreci 23 günü, toplam çalışma süresi 500 adam-saati ve sona erdirilmesi iki ayı aşacak projelere izin verilmeyeceğini açıklıyor. Bu talepler, herhangi bir itirazla da karşılaşmıyor. Mühendisler başladıkları projeleri tamamlamak için canlarını dişlerine takıyorlar ve bu durumun da doğal bir sonucu olarak üretim kalitesi büyük oranda düşüyor.[7]
Bütün bu gerçekdışı projeleri insanüstü bir çabayla yürütme noktasında, gerçekten Nazi ideolojisine körü körüne bağlı olanları dışarıda bıraktığımızda, mühendislerin başlıca motivasyon kaynağının onlara tanınan ayrıcalıklar olduğu gözlemlenebiliyor: İş güvencesi, iyi maaşlar, krediler ve hepsinden önemlisi askerlikten muaf tutulma ve cepheden, tehlikeden uzak bir biçimde kendilerini kanıtlayabiliyor olma ayrıcalıkları, mühendisleri bu bütünüyle irrasyonel süreçlerin aktörü kılıyor. Bu ayrıcalıkların cazibesinin yanı sıra, Heinemann-Grüder, söz konusu projelerde görev alan mühendislerin, projenin iç dinamiklerine kapılıp gittiklerine de dikkat çekiyor. Beklentiler her ne kadar yapılabilirlik sınırlarının dışında olsa da, mühendisler başladıkları bir işin sonunu getirmek ve sonuçlarını görmek için de mesleki bir tutkudan besleniyorlar. Bu profesyonel etik anlayışının farkına varan Sovyet yetkililer, savaş sonrasında benzer bir iş ahlâkının SSCB’de de oluşup gelişmesine yönelik uygulamalar başlatıyorlar ve bu uygulamalarda, özellikle Alman tasarımcıların çalışma biçimlerini ve iş süreçlerini model alıyorlar.[8]
Mühendislerin savaşın sonlarında, bu kertede bir irrasyonelliğin içinde alıkonması, Auschwitz’de ve diğer toplama kamplarında olanlara ilişkin gizlilik politikasının bir ürünü olarak da değerlendirilebiliyor. Savaş esnasında Junkers firmasında motor tasarımcısı olarak görev yapan Avusturyalı mühendis Brandner, dönemin savaş mühendislerine ilişkin şu tanıyı ortaya koyuyor:
“Yaptığımız işin ‘en yüksek öncelikli’ olarak tanımlanması ve iş baskısı nedeniyle, ne benim, ne meslektaşlarımın, ne de amirlerimin Yahudi ölüm kamplarıyla bir bağlantımız olamamıştı. Kamplar hakkında bazı dedikodular kulağımıza geliyordu, fakat inanmıyorduk. Böyle medeni ülkelerde bu türden şeyler yaşanmasının imkânsız olduğunu sanıyorduk.”[9]
Bir Siemens mühendisi ise, “Yahudilerle ilgili en ufak bir bilgimiz yoktu,” diyerek Brandner’in ifadelerini onaylıyor ve bir mühendis olarak bu süreçteki temel güdülenmesini şöyle açıklıyor: “Sonuçta savaştaydık, savaş için çalışmamız gerekiyordu, uzun uzun üzerinde düşünecek durumda değildik.”[10]
Brandner’in ve diğer mühendislerin savaş sonrasında yayımladıkları günlükler ve yaptıkları röportajlar üzerinden Heinemann-Grüder, mühendislerin bu süreçte etkin olarak görev almasının -tanınan ayrıcalıkların ve profesyonel etiğin yanı sıra- üçüncü bir nedenini şu şekilde formüle ediyor: Muhtemelen rejimin en barbarca uygulamalarından bihaber olan bu mühendisler, bütünüyle nasyonal sosyalist ideolojiye bağlanamayacak bir şekilde ülkelerine hizmet etmeye kendilerini adamış durumdalar ve bu mühendislerin pek azı, yerine getirmeye çalıştıkları bu kutsal vazifeyi nasyonal sosyalist ideolojiyle, Führer’e bağlılıkla ya da Aryan ırkının üstünlüğüyle ilişkilendiriyor.[11]
Sonuç olarak Nazi Almanyası’nın ‘rasyonel’ mühendisleri bu ‘irrasyonel’ projelerde görev alırlarken Birleşik Devletler’deki, İngiltere’deki ya da savaşa girmiş diğer ülkelerdeki meslektaşlarından çok da uzak bir güdülenmeyle hareket etmiyorlar. III. Reich’ın savaş mühendislerinin bu yaklaşımı, aslında bugün dahi dünyanın birçok yerinde askerî araştırma - geliştirme alanlarında çalışan çok sayıda mühendisinkinden farklılık göstermiyor. Bu anlamda bugünkü meslektaşları ne kadar masumlarsa, söz konusu Alman mühendisler de o ölçüde masum görünüyor. Aynı cümle anlamından herhangi bir şey eksiltmeyecek şekilde, şöyle de kurulabilir: Alman mühendislerinin ‘kişisel çıkarlar’, ‘meslek etiği’ ya da ‘kamusal - sosyal sorumluluk’ çerçevesinde işlediği suçlar, bugün de işlenmeye devam ediyor.
III
II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında, cepheye gitmeyip de mühendislik faaliyetlerini sürdüren büyük bir grup, yukarıda bahsi geçen gerçekdışı projelerde, insanüstü bir çabayla çalışmaya devam ediyor. Ancak bu mühendis grubunun yaptığı çalışmalar, savaşın gidişatında kayda değer bir değişim yaratmıyor. Ne var ki bu dönemde, mühendislerden ve bilim adamlarından oluşan bir diğer grubun içine girmiş olduğu başka bir proje, geçelim savaşın gidişatını, bütün insanlık tarihinde bir daha yeri doldurulamayacak bir boşluğa, hatta belki bir kopmaya neden oluyor. Bu mühendis ve bilim adamlarının katkısıyla, hammaddesi ‘insan bedeni’ olan büyük bir endüstri, bir ölüm endüstrisi, Holocaust endüstrisi kuruluyor. Savaşın bitimine kadar da bu endüstri, milyonlarca ürün, milyonlarca ‘ölü beden’ imal ediyor; hem de son derece yüksek bir performansla, son derece yüksek bir verimlilikle…
Her endüstri gibi Holocaust endüstrisi de, belirli bir gelişim sürecinden geçiyor. İlk toplama kampı Hitler’in şansölye seçilmesinden bir ay sonra, Şubat 1933’te, yerel yetkililerin inisiyatifiyle kuruluyor. Doğrudan merkezî idarenin ve SS’lerin denetimindeki toplama kampı örgütlenmesi ise, 22 Mart 1933’te Dachau’da baş gösteriyor.[12] Başlarda merkezî idare ile SA muhafızları arasında bir yetki çatışmasına sebep olan kampların yönetimi, ‘34 baharında bütünüyle Heinrich Himmler’in kontrolündeki SS birimlerine geçiyor ve Himmler’in kamp komutanı Theodor Eicke’ye verdiği talimatla da, kampların genişletilmesine ve yeniden organize edilmesine yönelik çalışmalar başlıyor. Yaklaşık iki yıl süren yeniden yapılanma çalışmaları sonrasında küçük ölçekli kamplar kapatılıyor ve kamplardaki bütün mahkûmlar, kurumsallaşmasını tamamlamış altı kampta toplanıyorlar. Ne var ki 1936’dan 39’a kadarki süreçte, Dachau dışındaki diğer bütün toplama kampları yıkılarak yerlerini, Sachsenhausen, Buchenwald, Flossenbürg, Anschluß, Mauthausen ve Ravensbrück’te yeni kurulan kamplara bırakıyor. 10 Kasım 1938’de yaşanan ve ‘Kristal Gece’ olarak anılan olayların ardından ilk kez 3600 Yahudi kamplara alınıyor. Bu tarih, Yahudi soykırımının da başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor.[13]
1930ların sonuna kadar kamplar, çoğunlukla çalıştırma kampları şeklinde örgütleniyor ve bu dönemde, mahkûmların öldürülmesine yönelik sistematik bir yola da başvurulmuyor. Yahudilerin kamplara alınmaya başlanmasıyla birlikteyse büyük ölçekli ilk krematoryumlar kurulmaya başlıyor. ‘30lu yılların sonunda kurulan bu krematoryumlar, fabrikadan ziyade birer atölye gibi çalışıyor; hatta kimi kamplarda kurbanlar, açık alanlarda yakılıyorlar.
Her ne kadar popüler bellek, toplama kamplarının Avrupalı Yahudilere zulmetmek ve onları öldürmek için kurulan yerler olduğunu söylüyorsa da, aslında kampların bu amaçla kullanılmaya başlanması görece geç bir tarihe, 1942’ye rast geliyor. Kamplara bu tarihten önce de Yahudiler alınmışsa da, buradaki temel amaç, içerideki politik düzeni tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak gibi görünüyor. ‘42 sonrasındaysa iç düzeni koruma kaygısı, yerini istenmeyen ırkların yok edilmesine bırakıyor.[14] Bu değişiklikle birlikte kamplar da toplama kampı olmaktan çıkıp birer ‘imha kampı’ hâlini alıyor.
Tablo 1: Toplama (concentration) ve imha (extermination)
kamplarına alınanların ve bu kamplarda öldürülenlerin sayıları[15]

1941 yazında Himmler, Auschwitz’i Yahudilerin toplu kıyımına yönelik faaliyetlerin merkezi olarak belirliyor.[16] Bunun yanında Auschwitz kamplarında yeni bir imha yönteminin, gaz odalarının kullanılmasına karar veriliyor. Kitlesel kıyım için gaz odalarından ne şekilde yararlanılabileceğine ilişkin ilk çalışmalar sonrasında Adolf Eichmann, kimya endüstrisindeki bağlantılarını da kullanarak Zyklon B adıyla anılan prüsik asidin en uygun ve en etkin araç olabileceği sonucuna varıyor.[17] Zyklon B’lerin kullanımına ilişkin ilk deney ve uygulamalar ‘41 sonbaharında, Sovyet savaş esirlerini öldürmeye yönelik olarak Auschwitz’de ortaya çıkıyor. Zyklon B’den amatörce yararlanılmaya çalışılan bu uygulamalarda esirler, kamp bloklarının bodrumlarına alınıyorlar. Ancak bu bodrumların fazla soğuk olması nedeniyle gaz topakları etkili bir biçimde aktive edilemiyor; kampta görevli olan SS personeliyse, çareyi kapı ve pencereleri kâğıt ya da keçeyle kaplamakta buluyor.[18] Aynı dönemde çok sayıda insan da, nakliye araçlarında karbon monoksit egzozuna maruz bırakılarak imha ediliyor.
Holocaust endüstrisindeki asıl teknolojik dönüşüm ise, Birkenau-Auschwitz’deki II ve III numaralı krematoryumların açılmasıyla ortaya çıkıyor ve bu krematoryumlarda, modern endüstriyel fabrikalar gibi çalışan kitle imha sistemleri devreye giriyor. Auschwitz Merkezî İnşaat Bürosunun mimar ve mühendisleri, soyunma ve gaz odalarını bodrum katına, uzun sıralar hâlindeki krematoryum fırınlarını da zemin kata yerleştiriyorlar. Gaz odalarındaki cesetler, elektrikli asansörlerle fırınlara taşınıyor; fırınlara kömür taşımak ve fırınlardaki külleri kaldırmak için de yarı-otomatik taşıma sistemleri kuruluyor.[19] Bunun yanı sıra bodrum katlarındaki gaz odaları, dışarıdan bakıldığında da, içine girildiğinde de bir banyo görünümü arz edecek şekilde tasarlanıyor; gaz tüpleri, bu tüpleri devreye sokacak ısıtıcılar ve anahtarlar, duvarların arkasında kalıyor.[20] Ancak bu derece kompleks bir tesisin kurulumu, umulduğu ölçüde çabuk gerçekleşmiyor. Birkenau’daki II numaralı krematoryum, 1943 Nisanına kadar kullanıma geçemiyor; bu tarihten Ekim ‘43’e kadarsa yalnızca iki ay süreyle tam kapasite çalışabiliyor. Aslında Auschwitz kampında Mart 1943’ten itibaren on binlerce Yahudi yok ediliyor; ne var ki tesisin kapasitesi yanında bu sayı bile düşük kalıyor ve kamp, uzunca bir süre sessiz ve atıl bir görüntü arz ediyor. ‘44 baharındaysa Macaristan’dan 400 bini geçen sayıda Yahudi kampa getiriliyor ve bu büyük ‘hammadde’ akışı, tesisin, sahip olduğu teknik kapasitenin hakkını verebilmesini sağlıyor.[21]
Kamp yerinin seçiminden ve yönetsel organizasyonundan başlayarak Auschwitz, mahkûmların kampa nakliye edilmesi ve yerleştirilmesi, kampta gerektiği ölçüde mahkûm emeğinden yararlanılması, mahkûmların bir ‘montaj hattı’ sistematiği içinde öldürülmesi ve cesetlerin yok edilmesi süreçleriyle ve bütün bu operasyonların sürekli olarak kaydedilerek performans ölçümlerinin gerçekleştirilmesiyle, sanayi tipi (seri) üretimin temel ilkelerine bütünüyle uygun bir biçimde etkinlik gösteriyor. Allen, ‘insan materyali’ üzerine kurulu bu endüstriyel sistem karşısında SS mühendislerinin ve mimarlarının duydukları heyecanı gizleyemediklerini de belirtiyor ve soruyor: “Auschwitz’deki teknoloji, aklın rüyalarıyla aynı soydan gelen en büyük kâbusu mu temsil ediyor? Mekanize edilmiş soykırım, irrasyonel olanın indifasından ziyade teknokratik aklın aşırılaşmış bir ürününe mi karşılık geliyor?”[22]
The Business of Genocide metnindeyse Michael T. Allen, bu soruların olası yanıtlarını ortaya koymaya çalışıyor. Burada da bütünüyle ortak amaçlar doğrultusunda çalışan bir mühendisler grubu olmadığını, farklı kariyer gelişimlerine ve farklı yönetim tarzlarına sahip üç ayrı klik olduğunu dile getiriyor. Bu kliklerden ilk ikisi, doğrudan SS örgütlenmesi içinde yetişiyor. İlk grup, WVHA (SS-Wirtschafts-Verwaltungshauptamt; SS Ekonomik - İdari İşler Ana Ofisi) altında bir araya gelen SS üyesi işadamları, muhasebeciler ve mühendislerden oluşuyor. İkinci grupta yine SS kökenli kamp komutanları yer alırken üçüncü grubu, Nazi bürokrasisi içindeki diğer mühendisler, planlamacılar ve sanayiciler oluşturuyor. Her bir grup, kendi mühendislerinin yönetiminde ve hizaya sokulmasında, profesyonel kültürlerine uygun bir yol benimsiyor. Fakat bu üç grubun da mensupları, kendilerini ‘düşlerini gerçek kılmaya çalışan idealistler’ olarak görmeleriyle de birleşiyor.[23]
Farklı gruplardaki SS yönetici ve mühendislerini, Auschwitz vahşetinin yaşama geçirilmesinde bir araya getiren ideolojik unsurları ise Allen, şu şekilde sıralıyor: (i) SS’in Alman ‘Lebensraum’unun oluşturulması, yani Orta ve Doğu Avrupa’nın Yahudilerden ve Slav ırkına mensup olanlardan arındırılması hususunda kendine öncülük payesi biçmesi; (ii) Führer’e ve onun ilkelerine koşulsuz bir sadakat beslenmesi; (iii) Alman kültür ve değerlerini yeniden canlandırmak için ‘Yahudiler gibi kâr ve zenginlik odaklı’ değil, teknolojik gelişim temelli bir yaklaşımın benimsenmesi; (iv) Taylorist ve Fordist modern teknolojik örgütlenme mantığının ilkelerinin yaşama geçirilmesi; (v) biyolojik ırkçılık ve anti-semitizm.[24]
Holocaust endüstrisi içinde görev alan 39 SS mühendisi üzerine yaptığı incelemeler sonucunda Allen, özellikle Auschwitz kampında belirginleşen son derece etkin ve verimli mühendislik uygulamalarında, Nazi değerler manzumesinin önemli bir rol oynadığı sonucuna varıyor: “İdeoloji, bütün bu operasyonları kolaylaştırdı; zira gündelik tercihlere ya da iç çekişmelere fırsat vermeyen bir fikir ortaklığını mümkün kıldı. Bu ideoloji, ‘Yeni Düzen’in mühendislerinin kolektif kimliğinin de bir parçası oldu.”[25]
Savaş endüstrisi içinde görev yapan mühendisler, çoğunlukla bir emir - komuta zinciri içinde, kendilerine söyleneni kayıtsız şartsız yerine getirme çabasıyla, pasif bir pozisyon almışlarken Holocaust endüstrisinin SS kökenli mühendisleri, kendilerini savaş bürokrasisinin bir dişlisi olarak görmeyip doğrudan ideolojilerinin emrettiği biçimde davranma yönünde aktif bir tutum içine giriyor ve direnç gösteriyor. Bu yaklaşımın tipik bir örneği olarak da Allen, aynı zamanda bir orta düzey yönetici olan SS mühendisi, Kurt Wisselinck’i mercek altına alıyor. SS’in yanı sıra Alman İşçi Örgütü (Deutsche Arbeitsfront, DAF) ve WVHA’nın da bir mensubu olan Wisselinck, kamp yönetiminde, birden fazla güç odağının birbirleriyle çelişen tercihleriyle karşı karşıya kalıyor. Ne var ki Wisselinck, bu süreçte kendisine kişilerin değil, Nazi ideolojisinin emrettiklerini dinliyor. Wisselinck’in bu direnci, SS altında faaliyet gösteren Gross-Rosen firmasıyla arasında gerginlik oluşmasına neden oluyor. Mahkûmlardan elde ettiği ‘bedava işgücü’yle üretim yapan bu firma, kamplarda dağıtılan patates miktarının artırılmasının işçilerin verimliliğini artıracağı kanısını taşıyor ve bu yönde Wisselinck’e baskı yapıyor; ancak bu baskı, Wisselinck’te karşılığını bulmuyor.[26] SS’in başmühendisi Hans Kammler yönetimindeki ekibin bir parçası olan Kurt Wisselinck’in nazarında, ekonomik çıkarlar herhangi bir anlam ifade etmiyor. “Schutzstaffel [SS], nasyonal sosyalist ideallerin gerçekliğe kavuşması söz konusu olduğunda, en mükemmel araçları sağlıyor,” diye yazıyor Wisselinck günlüğüne, “Volk’un mutluluğunu görmek isteyen diğer her tür oluşum da, bizi örnek almalı.”[27] Allen’e göre Wisselinck, ortak olarak sahiplenilen bir ideolojinin Holocaust endüstrisindeki mühendisler üzerindeki etkisinin tipik bir örneğini sergiliyor. Holocaust endüstrisinin gösterdiği yüksek başarının kökeninin de, tam burada, Lebensraum ve yeniden doğuş ideallerinin teknolojiyle kesişim noktasında aranması gerektiğini öneriyor. “Bu operasyonlar etkin ve verimliydi,” diyor, “zira idealler, kişiler ve kurumlar bir bütünün, birbirlerini takviye eden parçalarıydı.”[28]
Sonuç olarak savaş yıllarında, özellikle de Albert Speer’in denetimi altında geçen 1942-45 döneminde, savaş endüstrisinde yer alan mühendislerin yaklaşımları ile Holocaust endüstrisi içindeki mühendislerin yaklaşımları arasında kayda değer nitelikte farklılıklar olduğu gözlemlenebiliyor. Savaş mühendisleri, ülkelerinin savaştan galip çıkmasını arzu ediyorlarsa da, irrasyonel projelere çoğunlukla kişisel kaygılarla dâhil oluyorlar ve bu projeler için gösterdikleri yoğun çaba, çoğunlukla nasyonal sosyalist bir ideolojiden ziyade, belirli bir profesyonel ahlâkın ve yönetici baskısının bir ürünü olarak değerlendirilebiliyor.
Ne var ki Holocaust endüstrisi içinde yer alan mühendisler, SS örgütlenmesinin bir parçası olmalarının da bir türevi olarak ‘nasyonal sosyalist düşler’ini bir an önce yaşama geçirme tutkusuyla hareket ediyorlar. Hatta bu ideolojik koşullanma o kadar yüksek bir düzeyde seyrediyor ki, Almanya açısından savaşın mağlubiyetle sona ereceği belli olduğunda dahi imha kampları, neredeyse tam kapasiteyle çalıştırılmaya devam ediyor. İki endüstri içindeki mühendislerin vazifelerine bakış açıları ve ‘42 - ‘45 aralığında her iki endüstrinin gösterdiği performansa bakılırsa da, Britanya ve Doğu cephelerinde yaşanan hayal kırıklıkları ve Fritz Todt ile Albert Speer arasındaki görev değişikliği sonrasında, Nazilerin savaş hazırlıklarını geri plana atıp kendilerini bütünüyle soykırıma adadıkları gibi bir sonuca varmak bile, belirli ölçüde abartılı olmakla birlikte hiç de olanaksız görünmüyor.
![]() |
| Albert Speer |
Sonuç
Rönesans düşünürü Francis Bacon, “Of the Wisdom of the Ancients” (“Antiklerin Bilgeliği Üzerine”) metninde mitolojinin, Dædalus figürü üzerinden son derece kabiliyetli fakat kötü karakterli olan bir mekanik dehanın ne gibi felaketlere yol açabileceğinin resmini kusursuz bir biçimde çizdiğini söylüyordu.[29] Mimar ve heykeltıraş olmasının yanında, akıllara durgunluk verici mekanik araçlar da üreten Dædalus, ölü bir yılanın dişlerinden esinlenip testereyi imal eden çırağını fena halde kıskanır ve onu öldürür. Bu cinayet sonrasında cezalandırılarak Girit adasına, sürgüne gönderilir; fakat burada da eşsiz yetenekleriyle Kral Minos’u etkilemeyi başarır ve tanrıların onuruna birçok büyük anıt tasarlar, inşa eder. Ne var ki bir yandan da Minos’un karısı Pasiphae’nin bir boğayla çiftleşmesini mümkün kılacak bir aparatı da icat eder. Pasiphae ve boğanın çiftleşmesi sonucundaysa, yarı boğa yarı insan bir canavar, Minotaurus dünyaya gelir. Bu canavarla baş edebilmek için de yine Dædalus’un yardımına başvurulur. Dædalus da bir labirent kurar ve hazırladığı tuzakla Minotaurus’u bu labirente hapsetmeyi başarır. Atinalı Theseus’un bu labirente girebilmesi ve içeride boğayı öldürebilmesi için de teknik ipuçları veren ve bu sayede Theseus’un Atina kralı olmasını sağlayan Dædalus’un bu ihaneti karşısında Minos, Dædalus’u ve oğlu Icarus’u labirente kapatır. Dædalus, hazırladığı mekanik kanatlarla oğlunu da yanına alıp labirentten uçarak kaçar; yine kendi geliştirdiği bir düzenekle de kral Minos’u katleder ve kaçtığı Sicilya’da, yine tanrıların onuruna anıtlar ve tapınaklar inşa etmeye devam eder…
Hayatımızı kolaylaştıran birçok şeyi mekanik sanatlara borçlu olduğumuzu kabul etmekle birlikte Francis Bacon, Dædalus meselinden hareketle şehvetin ve ölümün birçok enstrümanının da yine mekanik sanatlar tarafından üretildiğine dikkat çekiyordu: “En etkili zehirler, silahlar, yıkım makineleri, hepsi de mekanik keşiflerin meyveleri ve hepimiz biliyoruz ki, bu enstrümanların vahşeti ve yıkıcılığı, Minotaurus’unkini çoktan aştı.”[30]
Bacon’ın 17. yüzyıl dönemecinde yazmış olduğu bu satırlar, nasıl ki mekanik sanatını dünyanın bütün kötülüğünün mesulü olarak ilân etmiyorsa, bizim de burada Nazizm’in vahşetinin sorumluluğunu, bütünüyle teknolojiye ve mühendislere mal etmemiz olası görünmüyor. Fakat bu yargıdan hareketle, ‘iyilerin elinde insanlığı kurtuluşa götürebilecek bilim ve teknoloji, kötü ellerde yıkıcı sonuçlara da sebebiyet verebilir,’ gibi bir safdillilik içine girmemiz de mümkün değil. Zira nasyonal sosyalizm deneyimi, teknolojiyi kötü amaçlar için kullanmakla kalmayıp bizatihi teknolojik gelişimi, ideolojisinin temel unsurlarından biri hâline getiriyor. Bir başka deyişle Nazi Almanyası örneğinde teknoloji, yalnızca ideolojik bir ülküye ulaşmanın ‘aracı’ olarak değil, bu ideolojinin ‘kurucu amaçlarından biri’ olarak da kendini gösteriyor. Bir tür ‘devrimci muhafazakârlık’ ya da Herf’in ifadesiyle ‘reaksiyoner modernizm’ olarak tanımlayabileceğimiz nasyonal sosyalist ideoloji, salt bir muhafazakârlığı ya da modernizm karşıtlığını buyurmuyor: Bilâkis teknolojik ilerleme fikri ile ulusal yeniden doğuş fikrini, araçsal ‘nesnel’ aklın gücü ile lidere ve harekete koşulsuz sadakati, özcesi rasyonel olan ile irrasyonel olanı birbirine kenetlemeyi, birbiri üstüne bindirmeyi başarıyor. Bu sayede modern devletin, tarih sahnesine çıkışından itibaren Avrupa toplumuna yüklemiş olduğu ulusçuluk ve teleolojik ilerleme nosyonlarının tek bir ideoloji içinde, eşi görülmemiş bir biçimde birleşmesi ve bütünleşmesi de mümkün oluyor; elbette ki modernizmin siyasal haklar zemininde sağladığı her türlü kazanımının da çöpe atılması pahasına…
Bu çerçevede söz konusu rejim içinde mühendislerin üstlenmiş olduğu işlev de belirginleşmiş oluyor. Bu rejimin mühendislerini, irrasyonel bir ideolojinin yayılmasına yönelik araçlar üreten naif, saf teknoloji âşıkları olarak konumlandırsak dahi, sadece bilime ve teknolojiye büyük bir tutkuyla yaklaşmaları bile, onları bir yandan nasyonal sosyalist ideolojinin merkezine çekerken bir yandan da bu ideolojinin ideologları hâline getiriyor. Uğraşlarını teknolojiye katkı sağlamak gibi bir zeminde hiçbir şekilde savunamayacak olan militan Holocaust mühendisleri de, herhangi bir rejimin, irrasyonel ve insanlık dışı amaçlarını yaşama geçirmede ideolojik - organik olarak kendine bağlayabildiği teknisyenlerin ne ölçüde büyük katkılar sağlayabileceğinin son derece talihsiz bir örneğini sergiliyor.
Evet, nasyonal sosyalizmin neden ‘kötü’ olduğunu anlatmamız gerekiyor. Fakat bunu yaparken de, bu rejimin yalnızca tekelci kapitalle bağıntısını ya da despotluğunu ya da aşırı milliyetçiliğini, ırkçılığını değil, aynı zamanda teknolojiye yüklediği anlamı ve teknolojiyi kullanma biçimlerini de aynı oranda masaya yatırmamız, yeter şart değilse de bir gerek şart olarak kendini gösteriyor. Eğer ki genelde faşizm, özeldeyse nasyonal sosyalizmin iki dünya savaşı arası döneme sıkışıp kalmayıp bugüne, bugünün siyasetine de sızabildiğini kabul ediyorsak eleştiri oklarımızın hedef tahtasına modernizmin birtakım kurucu ilkelerini de taşımamız kaçınılmaz görünüyor.
(Felsefe Yazın, sayı 20)
Notlar
[1] Jeffrey Herf, Reactionary Modernism, s. 16.
[2] Eric Katz, “The Nazi Engineers: Reflections on Technological Ethics in Hell”, s. 2.
[3] Samuel Lieberstein, “Review: [untitled]”, s. 393.
[4] Ulrich Albrecht, “Military Technology and National Socialist Ideology”, s. 105.
[5] A.g.y., s. 122.
[6] Andreas Heinemann-Grüder, “Keinerlei Untergang: German Armaments Engineers during the Second World War and in the Service of the Victorious Power”, s. 39.
[7] A.g.y., s. 39.
[8] A.g.y., s. 39.
[9] Aktaran a.g.y., s. 40.
[10] Aktaran a.g.y., s. 40.
[11] A.g.y., s. 42.
[12] Wolfgang Sofsky, The Order of Terror: The Concentration Camp, s. 29.
[13] A.g.y., s. 30-4.
[14] Christian Goeschel ve Nikolaus Wachsmann, “Before Auschwitz: The Formation of the Nazi Concentration Camps, 1933–9”, s. 521.
[15] Sofsky, a.g.y., s. 43.
[16] Auschwitz’in seçilmesinin ardında yatan coğrafi, demografik, ekonomik ve politik nedenler için bkz. Robert-Jan Van Pelt, “A Site in Search of a Mission”.
[17] Franciszek Piper “Gas Chambers and Crematoria”, s. 157.
[18] Michael Thad Allen, “Modernity, the Holocaust, and Machines without History”, s. 197.
[19] A.g.y., s. 198.
[20] Nele Abels, “Killings in Mauthausen”.
[21] Allen, a.g.y., s. 198-9.
[22] A.g.y., s. 201.
[23] Michael Thad Allen, The Business of Genocide: the SS, Slave Labor, and Concentration Camps, s. 12.
[24] Allen, a.g.y., s. 12-6.
[25] A.g.y., s. 164.
[26] A.g.y., s. 8-9.
[27] A.g.y., s. 9-10.
[28] A.g.y., s. 11.
[29] Francis Bacon, , s. 129.
[30] A.g.y., s. 130.
Kaynakça
Abels, Nele, “Killings in Mauthausen”, Nizkor Project. <http://www.nizkor.org/ftp.py?camps/ mauthausen/killings-in-mauthausen>, Erişim Tarihi: 20 Mayıs 2011.
Albrecht, Ulrich, “Military Technology and National Socialist Ideology”, Science, Technology and National Socialism, (Ed.) Monika Renneberg ve Mark Walker, Cambridge & New York: Cambridge University Press, 1994, ss. 88-125.
Allen, Michael Thad, “Modernity, the Holocaust, and Machines without History”, Technologies of Power: Essays in Honor of Thomas Parke Hughes and Agatha Chipley Hughes, (Ed.) Michael Thad Allen ve Gabrielle Hecht, London, The MIT Press, 2001, ss. 175-214.
Allen, Michael Thad, The Business of Genocide: the SS, Slave Labor, and Concentration Camps, London, The University of North Carolina Press, 2002.
Bacon, Francis, “Of the Wisdom of the Ancients”, The works of Francis Bacon, (Ed.) James Spedding, Robert Leslie Ellis ve Douglas Denon Heath, London, Longman, 1857-1870. < http://books.google.com.tr> Erişim Tarihi: 24 Mayıs 2011.
Goeschel, Christian ve Nikolaus Wachsmann, “Before Auschwitz: The Formation of the Nazi Concentration Camps, 1933–9”, Journal of Contemporary History, Cilt 45, Sayı 3, 2010, ss. 515-534.
Heinemann-Grüder, Andreas, “Keinerlei Untergang: German Armaments Engineers during the Second World War and in the Service of the Victorious Power”, Science, Technology and National Socialism, (Ed.) Monika Renneberg ve Mark Walker, Cambridge & New York: Cambridge University Press, 1994, ss. 30-50.
Herf, Jeffrey, Reactionary Modernism, Cambridge: Cambridge University Press, 2003 [1984].
Katz, Eric, “The Nazi Engineers: Reflections on Technological Ethics in Hell”, Science and Engineering Ethics, 16 Eylül 2010, ss. 1-12.
Lieberstein, Samuel, “Review: [untitled]”, Technology and Culture, Cilt 17, Sayı 2, 1976, ss. 392-395.
Piper, Franciszek, “Gas Chambers and Crematoria”, Anatomy of the Auschwitz Death Camp, (Ed.) Yisrael Gutman ve Michael Berenbaum, Bloomington, Indiana University Press, 1994, ss. 157-182.
Sofsky, Wolfgang, The Order of Terror: The Concentration Camp, Çev. William Templer, Princeton, Princeton University Press, 1997.
Van Pelt, Robert-Jan, “A Site in Search of a Mission,” Anatomy of the Auschwitz Death Camp, (Ed.) Yisrael Gutman ve Michael Berenbaum, Bloomington, Indiana University Press, 1994, ss. 93-156.




