war etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
war etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2013

Nasyonal Sosyalizmin Mühendisleri


Franz Neumann, 1944 tarihli klasik çalışması Behemoth’ta Nazi propagandasının büyülü karakteri ile endüstriyel toplumdaki üretim süreçlerinin rasyonel doğası arasındaki karşıtlığa dikkat çekiyor, ‘mesleklerin en rasyoneli’ne sahip olan mühendislerin, bu Nazi ideolojisinin ‘saçmalığına’ ve Hitler’in irrasyonel politikalarına dur diyebileceği şeklinde bir öngörüde bulunuyordu. Jeffrey Herf’in de belirttiği gibi, Neumann’ın bu öngörüsü gerçekleşmemişti.[1] Bilâkis mühendislerin ‘rasyonalitesi’ ile Nazi ideologlarının ‘irrasyonalitesi’ birçok noktada örtüşmüştü; mühendisler Neumann’ın ‘saçmalık’ olarak nitelendirdiği birçok politikanın belirlenmesi ve uygulanmasında başrollerdeydi. Mühendislerin içine girdiği Nazi evreni, masum bir irrasyonellikler ya da saçmalıklar evreni de değildi. Mimarlarla ve diğer birçok teknik profesyonelle birlikte mühendisler, III. Reich’ın soykırımı gerçekleştiren ölüm makinelerinin tasarımında da yer almışlardı. “Toplama kamplarındaki operasyonlar, son derece verimli bir biçimde yürütülmüştü; demek oluyor ki bu profesyoneller, yaptıkları işi iyi biliyorlardı: Onlar -tabiri caizse- iyi mühendislerdi.”[2]

Nasyonal sosyalizm, ‘rasyonel’ mühendisleri bu irrasyonel süreçlere, bu barbarlığa nasıl entegre etmişti? Bu soruyu belki de şu şekilde kurgulamak gerek: Mühendisleri ve Nazileri, ortak amaçlar etrafında buluşturan neydi? Mühendisler, teknolojinin Alman toplumuna zerk edilmesinde nasıl bir işlev üstlendiler; hatta bu mühendisler, nasıl oldu da Nazileştiler?

Bu sorular, 1970lerden başlayarak İngilizce ve Almanca literatürde hatırı sayılır genişlikte bir tartışma alanı açmış durumda. Ne var ki mezkûr sorular ekseninde yürütülen tartışmalar, henüz Türkçe literatüre girebilmiş değil. Bu yazı, bu sorular çerçevesinde yapılmış görece geniş kapsamlı bir çalışmanın belirli bir bölümünü sunmayı amaçlıyor. Ağırlıkla 1942-45 dönemini ve bu dönemde savaş uçağı üretimi ve soykırım süreci özelinde mühendislerin üstlendiği işlevleri tartışırken yazının arka planında ise, nasyonal sosyalizm ile modernizm arasındaki kimi yerde nefret kimi yerde aşk olarak tezahür eden ilişkinin izleri sürülüyor. Yazının -örtülü de olsa- üçüncü bir amacının ise, yaklaşık sekiz yıldır mühendislik yaparak geçimini sağlayan ve üstelik bu mesleği devlet çatısı altında, ülkenin verimliliğini artırmak gibi ‘kamusal’ bir misyon çerçevesinde yerine getiren bu satırların yazarı için, bir tür iç muhasebesinin kapılarını açmak olduğunu da söylemek gerek.

Führer mit Fritz Todt

I

Nasyonal sosyalist rejim içinde mühendislerin oynadığı rol, aslında tam bir homojenlik ve süreklilik arz etmiyor. Ve genel itibariyle bu ilişki, 1930 ile 45 yılları arasında Alman mühendislerinin lideri ve gözetmeni konumundaki üç kişi, Gottfried Feder, Fritz Todt ve Albert Speer üzerinden üç döneme ayrılarak inceleniyor.

1920lerle başlayıp 6 Kasım 1932 tarihli seçimlerde Hitler’in aldığı mağlubiyete kadar uzanan dönem, Feder’le birlikte anılıyor. Aynı zamanda parti programını da kaleme alan isim olarak Feder’in anti-kapitalizme varan merkezî endüstrileşme ve kentleşme düşmanlığı, 32’deki yenilgiyle birlikte büyük oranda kendisinin de sonunu hazırlıyor ve Feder’in üstlenmiş olduğu sorumluluklar, bu tarihten itibaren kademe kademe Fritz Todt’a geçiyor. Krupp A.G. ve I.G. Farben gibi dönemin en büyük sanayicileri ile birlikte Helmut Schacht’ın da desteğini alan Todt’un merkeze yerleşmesi, yani bir anlamda ‘Nazilerin kapitalizmle barışması’[3] 1933 Martındaki seçimler sonrasında Hitler’in şansölyelik makamına oturmasını da mümkün kılıyor. Feder’in yerini Todt’a bırakmasıyla birlikte Alman endüstrisinin kökünden değişimine yönelik korporatist tasarılar rafa kalkıyor; ancak Feder’in teknoloji ile ‘Alman milletinin yeniden doğuşu’ motifleri arasında kurduğu köprü, rejim süresince varlığını sürdürüyor.

1933’ten 42’ye kadarki dönemde Todt, bir yandan sivil mühendislik uygulamalarına yoğunlaşıp 6 yıl gibi kısa bir sürede 3700 kilometrelik bir otoyolun inşasına yoğunlaşırken bir yandan da Todt Organizasyonu olarak anılan üretim tesisinde, başta savaş denizaltıları olmak üzere, birçok farklı silah, nakliye aracı ve cephanenin tasarım ve üretimine öncülük ediyor. Bu süreçte Hava Kuvvetlerine yönelik faaliyetler ise, ağırlıkla Hermann Göring komutasında gerçekleşiyor.

Söz konusu dönemde Hitler’in başmühendisi olarak konumlanan Todt’un en büyük mahareti, bütün bu faaliyetlerinin yanında, mühendislerin Nazi ideolojisi doğrultusunda geliştirilmesi ve politikleştirilmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu sayede Todt, mühendisler aracılığıyla hem ülke sathında, hem de işgal edilen bölgelerde, Nazi mühendislerini bir tür ideoloji taşıyıcısı olarak konumlandırıyor ve savaşın ilk yıllarında elde edilen başarılarla birlikte 1940’ta Silah ve Cephane Bakanlığı görevine getiriliyor. Ne var ki Sovyet cephesinde ve Büyük Britanya’da 41-42 dönemecinde yaşanan cephe mağlubiyetleri sonrasında Fritz Todt, şaibeli bir uçak kazasına kurban gidiyor ve Todt’un üstlendiği sorumluluklar, Hitler’in mühendisleri deyince Todt’tan sonra akla gelen ikinci isim olan Albert Speer’e geçiyor. Burada sunulacak örnekler de, büyük oranda Speer’in, endüstri, savaş ve teknoloji politikalarının başında bulunduğu 42-45 dönemini kapsıyor.


II

1942 yılının ilk ayları, yalnızca Fritz Todt’un hayatını kaybedip yerini Albert Speer’e bırakmasına değil, aynı zamanda hava kuvvetlerine yönelik bütün araştırma - geliştirme çalışmalarının denetiminin de Göring’ten alınıp Speer’e aktarılmasına sahne oluyor.[4] Bu yolla da savaşın geriye kalan kısmındaki bütün mühendislik faaliyetleri, Speer’in uhdesine alınmış oluyor. Ne var ki Speer yönetiminde Yahudi soykırımına yönelik ölüm fabrikaları son derece ‘rasyonel’ ilkeler doğrultusunda ve yüksek performansla çalışırken savaş endüstrisi söz konusu olduğunda aynı başarı gösterilemiyor. Mühendisler bu süreçte, bir yanda İngiliz radarlarına yakalanmayacak ‘hayalet uçak’lar tasarlamakla uğraşıyor, diğer yandaysa ağır bombardıman uçaklarından daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebilecek alternatif hava taşıtı arayışlarını sürdürüyor. Bu süreçte, bütün savaş uçağı endüstrisi, herhangi bir pilotluk eğitimi almamış Nazi gençlerinin kullanabileceği Volksflugzeug’lara, iniş takımı maliyetinden arındırılmış intihar (SO, Selbstopferung) uçaklarına, yakıt tasarrufu sağlayacak savaş planörlerine ilişkin tasarımlar yapıyor; hatta bu tasarımlar doğrultusunda üretimler gerçekleştiriyor. Ancak bütün bu tasarım ve üretim faaliyetleri, belirli bir plan ve program içinde yerine getirilmek şöyle dursun, çoğunlukla yüksek mertebelerdeki yöneticilerin anlık denebilecek talepleri doğrultusunda ve mevcut koşullar dikkate alınmadan yürütülüyor. Bu faaliyetler sonucunda, tasarlanan kimi uçaklar gerekli materyal sağlanamadığı için bir türlü üretilemiyor, üretilen çok sayıda uçak, pilot ya da yakıt bulunamadığı için uçurulamıyor, uçurulabilecek durumdaki birçok yeni uçak ise, savunmaya değil saldırıya yönelik olarak tasarlandığı için kullanılamıyor. Bu bağlamdaki birçok uygulamayı yetkinlikle derlemiş olan Ulrich Albrecht, söz konusu çalışmalara 1945 Mayısına kadar yoğun bir biçimde devam edildiğini ortaya koyduktan sonra şu soruyu gündeme getiriyor: “Alman endüstrisi ve Alman mühendisler bütün bu gerçekdışı projeleri belirli zorlamalar altında mı yürüttüler, yoksa kendilerini III. Reich’ın son günlerinde yaşanan fanatizme mi kaptırdılar?”[5]

Andreas Heinemann-Grüder ise, Albrecht’in ‘gerçekdışı’ olarak nitelendirdiği bu projelerin normal şartlar altında şarlatanca olarak değerlendirilip bir kenara atılacağını söylüyor ve mühendislerin böyle bir yola girmesinin ardında, bir ‘intikam silahı’ ya da bir tür ‘muhteşem silah’ üretmeye yönelik yoğun baskının rol oynadığı görüşünü savunuyor. [6]

Projelerin gerçekdışılığının yanı sıra, özellikle savaşın son dönemlerinde verimlilik düzeyinin artırılmasına yönelik talepler de mühendislerin nazarında, Heinemann-Grüder’in ifadesiyle, absürtlük sınırlarını aşıyor. Şubat 1945’te Havacılık Bakanlığı, tasarım süreci 23 günü, toplam çalışma süresi 500 adam-saati ve sona erdirilmesi iki ayı aşacak projelere izin verilmeyeceğini açıklıyor. Bu talepler, herhangi bir itirazla da karşılaşmıyor. Mühendisler başladıkları projeleri tamamlamak için canlarını dişlerine takıyorlar ve bu durumun da doğal bir sonucu olarak üretim kalitesi büyük oranda düşüyor.[7]

Bütün bu gerçekdışı projeleri insanüstü bir çabayla yürütme noktasında, gerçekten Nazi ideolojisine körü körüne bağlı olanları dışarıda bıraktığımızda, mühendislerin başlıca motivasyon kaynağının onlara tanınan ayrıcalıklar olduğu gözlemlenebiliyor: İş güvencesi, iyi maaşlar, krediler ve hepsinden önemlisi askerlikten muaf tutulma ve cepheden, tehlikeden uzak bir biçimde kendilerini kanıtlayabiliyor olma ayrıcalıkları, mühendisleri bu bütünüyle irrasyonel süreçlerin aktörü kılıyor. Bu ayrıcalıkların cazibesinin yanı sıra, Heinemann-Grüder, söz konusu projelerde görev alan mühendislerin, projenin iç dinamiklerine kapılıp gittiklerine de dikkat çekiyor. Beklentiler her ne kadar yapılabilirlik sınırlarının dışında olsa da, mühendisler başladıkları bir işin sonunu getirmek ve sonuçlarını görmek için de mesleki bir tutkudan besleniyorlar. Bu profesyonel etik anlayışının farkına varan Sovyet yetkililer, savaş sonrasında benzer bir iş ahlâkının SSCB’de de oluşup gelişmesine yönelik uygulamalar başlatıyorlar ve bu uygulamalarda, özellikle Alman tasarımcıların çalışma biçimlerini ve iş süreçlerini model alıyorlar.[8]

Mühendislerin savaşın sonlarında, bu kertede bir irrasyonelliğin içinde alıkonması, Auschwitz’de ve diğer toplama kamplarında olanlara ilişkin gizlilik politikasının bir ürünü olarak da değerlendirilebiliyor. Savaş esnasında Junkers firmasında motor tasarımcısı olarak görev yapan Avusturyalı mühendis Brandner, dönemin savaş mühendislerine ilişkin şu tanıyı ortaya koyuyor:

“Yaptığımız işin ‘en yüksek öncelikli’ olarak tanımlanması ve iş baskısı nedeniyle, ne benim, ne meslektaşlarımın, ne de amirlerimin Yahudi ölüm kamplarıyla bir bağlantımız olamamıştı. Kamplar hakkında bazı dedikodular kulağımıza geliyordu, fakat inanmıyorduk. Böyle medeni ülkelerde bu türden şeyler yaşanmasının imkânsız olduğunu sanıyorduk.”[9]

Bir Siemens mühendisi ise, “Yahudilerle ilgili en ufak bir bilgimiz yoktu,” diyerek Brandner’in ifadelerini onaylıyor ve bir mühendis olarak bu süreçteki temel güdülenmesini şöyle açıklıyor: “Sonuçta savaştaydık, savaş için çalışmamız gerekiyordu, uzun uzun üzerinde düşünecek durumda değildik.”[10]

Brandner’in ve diğer mühendislerin savaş sonrasında yayımladıkları günlükler ve yaptıkları röportajlar üzerinden Heinemann-Grüder, mühendislerin bu süreçte etkin olarak görev almasının -tanınan ayrıcalıkların ve profesyonel etiğin yanı sıra- üçüncü bir nedenini şu şekilde formüle ediyor: Muhtemelen rejimin en barbarca uygulamalarından bihaber olan bu mühendisler, bütünüyle nasyonal sosyalist ideolojiye bağlanamayacak bir şekilde ülkelerine hizmet etmeye kendilerini adamış durumdalar ve bu mühendislerin pek azı, yerine getirmeye çalıştıkları bu kutsal vazifeyi nasyonal sosyalist ideolojiyle, Führer’e bağlılıkla ya da Aryan ırkının üstünlüğüyle ilişkilendiriyor.[11]

Sonuç olarak Nazi Almanyası’nın ‘rasyonel’ mühendisleri bu ‘irrasyonel’ projelerde görev alırlarken Birleşik Devletler’deki, İngiltere’deki ya da savaşa girmiş diğer ülkelerdeki meslektaşlarından çok da uzak bir güdülenmeyle hareket etmiyorlar. III. Reich’ın savaş mühendislerinin bu yaklaşımı, aslında bugün dahi dünyanın birçok yerinde askerî araştırma - geliştirme alanlarında çalışan çok sayıda mühendisinkinden farklılık göstermiyor. Bu anlamda bugünkü meslektaşları ne kadar masumlarsa, söz konusu Alman mühendisler de o ölçüde masum görünüyor. Aynı cümle anlamından herhangi bir şey eksiltmeyecek şekilde, şöyle de kurulabilir: Alman mühendislerinin ‘kişisel çıkarlar’, ‘meslek etiği’ ya da ‘kamusal - sosyal sorumluluk’ çerçevesinde işlediği suçlar, bugün de işlenmeye devam ediyor.


III

II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında, cepheye gitmeyip de mühendislik faaliyetlerini sürdüren büyük bir grup, yukarıda bahsi geçen gerçekdışı projelerde, insanüstü bir çabayla çalışmaya devam ediyor. Ancak bu mühendis grubunun yaptığı çalışmalar, savaşın gidişatında kayda değer bir değişim yaratmıyor. Ne var ki bu dönemde, mühendislerden ve bilim adamlarından oluşan bir diğer grubun içine girmiş olduğu başka bir proje, geçelim savaşın gidişatını, bütün insanlık tarihinde bir daha yeri doldurulamayacak bir boşluğa, hatta belki bir kopmaya neden oluyor. Bu mühendis ve bilim adamlarının katkısıyla, hammaddesi ‘insan bedeni’ olan büyük bir endüstri, bir ölüm endüstrisi, Holocaust endüstrisi kuruluyor. Savaşın bitimine kadar da bu endüstri, milyonlarca ürün, milyonlarca ‘ölü beden’ imal ediyor; hem de son derece yüksek bir performansla, son derece yüksek bir verimlilikle…

Her endüstri gibi Holocaust endüstrisi de, belirli bir gelişim sürecinden geçiyor. İlk toplama kampı Hitler’in şansölye seçilmesinden bir ay sonra, Şubat 1933’te, yerel yetkililerin inisiyatifiyle kuruluyor. Doğrudan merkezî idarenin ve SS’lerin denetimindeki toplama kampı örgütlenmesi ise, 22 Mart 1933’te Dachau’da baş gösteriyor.[12] Başlarda merkezî idare ile SA muhafızları arasında bir yetki çatışmasına sebep olan kampların yönetimi, ‘34 baharında bütünüyle Heinrich Himmler’in kontrolündeki SS birimlerine geçiyor ve Himmler’in kamp komutanı Theodor Eicke’ye verdiği talimatla da, kampların genişletilmesine ve yeniden organize edilmesine yönelik çalışmalar başlıyor. Yaklaşık iki yıl süren yeniden yapılanma çalışmaları sonrasında küçük ölçekli kamplar kapatılıyor ve kamplardaki bütün mahkûmlar, kurumsallaşmasını tamamlamış altı kampta toplanıyorlar. Ne var ki 1936’dan 39’a kadarki süreçte, Dachau dışındaki diğer bütün toplama kampları yıkılarak yerlerini, Sachsenhausen, Buchenwald, Flossenbürg, Anschluß, Mauthausen ve Ravensbrück’te yeni kurulan kamplara bırakıyor. 10 Kasım 1938’de yaşanan ve ‘Kristal Gece’ olarak anılan olayların ardından ilk kez 3600 Yahudi kamplara alınıyor. Bu tarih, Yahudi soykırımının da başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor.[13]

1930ların sonuna kadar kamplar, çoğunlukla çalıştırma kampları şeklinde örgütleniyor ve bu dönemde, mahkûmların öldürülmesine yönelik sistematik bir yola da başvurulmuyor. Yahudilerin kamplara alınmaya başlanmasıyla birlikteyse büyük ölçekli ilk krematoryumlar kurulmaya başlıyor. ‘30lu yılların sonunda kurulan bu krematoryumlar, fabrikadan ziyade birer atölye gibi çalışıyor; hatta kimi kamplarda kurbanlar, açık alanlarda yakılıyorlar.

Her ne kadar popüler bellek, toplama kamplarının Avrupalı Yahudilere zulmetmek ve onları öldürmek için kurulan yerler olduğunu söylüyorsa da, aslında kampların bu amaçla kullanılmaya başlanması görece geç bir tarihe, 1942’ye rast geliyor. Kamplara bu tarihten önce de Yahudiler alınmışsa da, buradaki temel amaç, içerideki politik düzeni tehdit eden unsurları ortadan kaldırmak gibi görünüyor. ‘42 sonrasındaysa iç düzeni koruma kaygısı, yerini istenmeyen ırkların yok edilmesine bırakıyor.[14] Bu değişiklikle birlikte kamplar da toplama kampı olmaktan çıkıp birer ‘imha kampı’ hâlini alıyor.

Tablo 1: Toplama (concentration) ve imha (extermination) kamplarına alınanların ve bu kamplarda öldürülenlerin sayıları[15]
 

1941 yazında Himmler, Auschwitz’i Yahudilerin toplu kıyımına yönelik faaliyetlerin merkezi olarak belirliyor.[16] Bunun yanında Auschwitz kamplarında yeni bir imha yönteminin, gaz odalarının kullanılmasına karar veriliyor. Kitlesel kıyım için gaz odalarından ne şekilde yararlanılabileceğine ilişkin ilk çalışmalar sonrasında Adolf Eichmann, kimya endüstrisindeki bağlantılarını da kullanarak Zyklon B adıyla anılan prüsik asidin en uygun ve en etkin araç olabileceği sonucuna varıyor.[17] Zyklon B’lerin kullanımına ilişkin ilk deney ve uygulamalar ‘41 sonbaharında, Sovyet savaş esirlerini öldürmeye yönelik olarak Auschwitz’de ortaya çıkıyor. Zyklon B’den amatörce yararlanılmaya çalışılan bu uygulamalarda esirler, kamp bloklarının bodrumlarına alınıyorlar. Ancak bu bodrumların fazla soğuk olması nedeniyle gaz topakları etkili bir biçimde aktive edilemiyor; kampta görevli olan SS personeliyse, çareyi kapı ve pencereleri kâğıt ya da keçeyle kaplamakta buluyor.[18] Aynı dönemde çok sayıda insan da, nakliye araçlarında karbon monoksit egzozuna maruz bırakılarak imha ediliyor.

Holocaust endüstrisindeki asıl teknolojik dönüşüm ise, Birkenau-Auschwitz’deki II ve III numaralı krematoryumların açılmasıyla ortaya çıkıyor ve bu krematoryumlarda, modern endüstriyel fabrikalar gibi çalışan kitle imha sistemleri devreye giriyor. Auschwitz Merkezî İnşaat Bürosunun mimar ve mühendisleri, soyunma ve gaz odalarını bodrum katına, uzun sıralar hâlindeki krematoryum fırınlarını da zemin kata yerleştiriyorlar. Gaz odalarındaki cesetler, elektrikli asansörlerle fırınlara taşınıyor; fırınlara kömür taşımak ve fırınlardaki külleri kaldırmak için de yarı-otomatik taşıma sistemleri kuruluyor.[19] Bunun yanı sıra bodrum katlarındaki gaz odaları, dışarıdan bakıldığında da, içine girildiğinde de bir banyo görünümü arz edecek şekilde tasarlanıyor; gaz tüpleri, bu tüpleri devreye sokacak ısıtıcılar ve anahtarlar, duvarların arkasında kalıyor.[20] Ancak bu derece kompleks bir tesisin kurulumu, umulduğu ölçüde çabuk gerçekleşmiyor. Birkenau’daki II numaralı krematoryum, 1943 Nisanına kadar kullanıma geçemiyor; bu tarihten Ekim ‘43’e kadarsa yalnızca iki ay süreyle tam kapasite çalışabiliyor. Aslında Auschwitz kampında Mart 1943’ten itibaren on binlerce Yahudi yok ediliyor; ne var ki tesisin kapasitesi yanında bu sayı bile düşük kalıyor ve kamp, uzunca bir süre sessiz ve atıl bir görüntü arz ediyor. ‘44 baharındaysa Macaristan’dan 400 bini geçen sayıda Yahudi kampa getiriliyor ve bu büyük ‘hammadde’ akışı, tesisin, sahip olduğu teknik kapasitenin hakkını verebilmesini sağlıyor.[21]

Kamp yerinin seçiminden ve yönetsel organizasyonundan başlayarak Auschwitz, mahkûmların kampa nakliye edilmesi ve yerleştirilmesi, kampta gerektiği ölçüde mahkûm emeğinden yararlanılması, mahkûmların bir ‘montaj hattı’ sistematiği içinde öldürülmesi ve cesetlerin yok edilmesi süreçleriyle ve bütün bu operasyonların sürekli olarak kaydedilerek performans ölçümlerinin gerçekleştirilmesiyle, sanayi tipi (seri) üretimin temel ilkelerine bütünüyle uygun bir biçimde etkinlik gösteriyor. Allen, ‘insan materyali’ üzerine kurulu bu endüstriyel sistem karşısında SS mühendislerinin ve mimarlarının duydukları heyecanı gizleyemediklerini de belirtiyor ve soruyor: “Auschwitz’deki teknoloji, aklın rüyalarıyla aynı soydan gelen en büyük kâbusu mu temsil ediyor? Mekanize edilmiş soykırım, irrasyonel olanın indifasından ziyade teknokratik aklın aşırılaşmış bir ürününe mi karşılık geliyor?”[22]

The Business of Genocide metnindeyse Michael T. Allen, bu soruların olası yanıtlarını ortaya koymaya çalışıyor. Burada da bütünüyle ortak amaçlar doğrultusunda çalışan bir mühendisler grubu olmadığını, farklı kariyer gelişimlerine ve farklı yönetim tarzlarına sahip üç ayrı klik olduğunu dile getiriyor. Bu kliklerden ilk ikisi, doğrudan SS örgütlenmesi içinde yetişiyor. İlk grup, WVHA (SS-Wirtschafts-Verwaltungshauptamt; SS Ekonomik - İdari İşler Ana Ofisi) altında bir araya gelen SS üyesi işadamları, muhasebeciler ve mühendislerden oluşuyor. İkinci grupta yine SS kökenli kamp komutanları yer alırken üçüncü grubu, Nazi bürokrasisi içindeki diğer mühendisler, planlamacılar ve sanayiciler oluşturuyor. Her bir grup, kendi mühendislerinin yönetiminde ve hizaya sokulmasında, profesyonel kültürlerine uygun bir yol benimsiyor. Fakat bu üç grubun da mensupları, kendilerini ‘düşlerini gerçek kılmaya çalışan idealistler’ olarak görmeleriyle de birleşiyor.[23]

Farklı gruplardaki SS yönetici ve mühendislerini, Auschwitz vahşetinin yaşama geçirilmesinde bir araya getiren ideolojik unsurları ise Allen, şu şekilde sıralıyor: (i) SS’in Alman ‘Lebensraum’unun oluşturulması, yani Orta ve Doğu Avrupa’nın Yahudilerden ve Slav ırkına mensup olanlardan arındırılması hususunda kendine öncülük payesi biçmesi; (ii) Führer’e ve onun ilkelerine koşulsuz bir sadakat beslenmesi; (iii) Alman kültür ve değerlerini yeniden canlandırmak için ‘Yahudiler gibi kâr ve zenginlik odaklı’ değil, teknolojik gelişim temelli bir yaklaşımın benimsenmesi; (iv) Taylorist ve Fordist modern teknolojik örgütlenme mantığının ilkelerinin yaşama geçirilmesi; (v) biyolojik ırkçılık ve anti-semitizm.[24]

Holocaust endüstrisi içinde görev alan 39 SS mühendisi üzerine yaptığı incelemeler sonucunda Allen, özellikle Auschwitz kampında belirginleşen son derece etkin ve verimli mühendislik uygulamalarında, Nazi değerler manzumesinin önemli bir rol oynadığı sonucuna varıyor: “İdeoloji, bütün bu operasyonları kolaylaştırdı; zira gündelik tercihlere ya da iç çekişmelere fırsat vermeyen bir fikir ortaklığını mümkün kıldı. Bu ideoloji, ‘Yeni Düzen’in mühendislerinin kolektif kimliğinin de bir parçası oldu.”[25]

Savaş endüstrisi içinde görev yapan mühendisler, çoğunlukla bir emir - komuta zinciri içinde, kendilerine söyleneni kayıtsız şartsız yerine getirme çabasıyla, pasif bir pozisyon almışlarken Holocaust endüstrisinin SS kökenli mühendisleri, kendilerini savaş bürokrasisinin bir dişlisi olarak görmeyip doğrudan ideolojilerinin emrettiği biçimde davranma yönünde aktif bir tutum içine giriyor ve direnç gösteriyor. Bu yaklaşımın tipik bir örneği olarak da Allen, aynı zamanda bir orta düzey yönetici olan SS mühendisi, Kurt Wisselinck’i mercek altına alıyor. SS’in yanı sıra Alman İşçi Örgütü (Deutsche Arbeitsfront, DAF) ve WVHA’nın da bir mensubu olan Wisselinck, kamp yönetiminde, birden fazla güç odağının birbirleriyle çelişen tercihleriyle karşı karşıya kalıyor. Ne var ki Wisselinck, bu süreçte kendisine kişilerin değil, Nazi ideolojisinin emrettiklerini dinliyor. Wisselinck’in bu direnci, SS altında faaliyet gösteren Gross-Rosen firmasıyla arasında gerginlik oluşmasına neden oluyor. Mahkûmlardan elde ettiği ‘bedava işgücü’yle üretim yapan bu firma, kamplarda dağıtılan patates miktarının artırılmasının işçilerin verimliliğini artıracağı kanısını taşıyor ve bu yönde Wisselinck’e baskı yapıyor; ancak bu baskı, Wisselinck’te karşılığını bulmuyor.[26] SS’in başmühendisi Hans Kammler yönetimindeki ekibin bir parçası olan Kurt Wisselinck’in nazarında, ekonomik çıkarlar herhangi bir anlam ifade etmiyor. “Schutzstaffel [SS], nasyonal sosyalist ideallerin gerçekliğe kavuşması söz konusu olduğunda, en mükemmel araçları sağlıyor,” diye yazıyor Wisselinck günlüğüne, “Volk’un mutluluğunu görmek isteyen diğer her tür oluşum da, bizi örnek almalı.”[27] Allen’e göre Wisselinck, ortak olarak sahiplenilen bir ideolojinin Holocaust endüstrisindeki mühendisler üzerindeki etkisinin tipik bir örneğini sergiliyor. Holocaust endüstrisinin gösterdiği yüksek başarının kökeninin de, tam burada, Lebensraum ve yeniden doğuş ideallerinin teknolojiyle kesişim noktasında aranması gerektiğini öneriyor. “Bu operasyonlar etkin ve verimliydi,” diyor, “zira idealler, kişiler ve kurumlar bir bütünün, birbirlerini takviye eden parçalarıydı.”[28]

Sonuç olarak savaş yıllarında, özellikle de Albert Speer’in denetimi altında geçen 1942-45 döneminde, savaş endüstrisinde yer alan mühendislerin yaklaşımları ile Holocaust endüstrisi içindeki mühendislerin yaklaşımları arasında kayda değer nitelikte farklılıklar olduğu gözlemlenebiliyor. Savaş mühendisleri, ülkelerinin savaştan galip çıkmasını arzu ediyorlarsa da, irrasyonel projelere çoğunlukla kişisel kaygılarla dâhil oluyorlar ve bu projeler için gösterdikleri yoğun çaba, çoğunlukla nasyonal sosyalist bir ideolojiden ziyade, belirli bir profesyonel ahlâkın ve yönetici baskısının bir ürünü olarak değerlendirilebiliyor.

Ne var ki Holocaust endüstrisi içinde yer alan mühendisler, SS örgütlenmesinin bir parçası olmalarının da bir türevi olarak ‘nasyonal sosyalist düşler’ini bir an önce yaşama geçirme tutkusuyla hareket ediyorlar. Hatta bu ideolojik koşullanma o kadar yüksek bir düzeyde seyrediyor ki, Almanya açısından savaşın mağlubiyetle sona ereceği belli olduğunda dahi imha kampları, neredeyse tam kapasiteyle çalıştırılmaya devam ediyor. İki endüstri içindeki mühendislerin vazifelerine bakış açıları ve ‘42 - ‘45 aralığında her iki endüstrinin gösterdiği performansa bakılırsa da, Britanya ve Doğu cephelerinde yaşanan hayal kırıklıkları ve Fritz Todt ile Albert Speer arasındaki görev değişikliği sonrasında, Nazilerin savaş hazırlıklarını geri plana atıp kendilerini bütünüyle soykırıma adadıkları gibi bir sonuca varmak bile, belirli ölçüde abartılı olmakla birlikte hiç de olanaksız görünmüyor.

Albert Speer

Sonuç

Rönesans düşünürü Francis Bacon, “Of the Wisdom of the Ancients” (“Antiklerin Bilgeliği Üzerine”) metninde mitolojinin, Dædalus figürü üzerinden son derece kabiliyetli fakat kötü karakterli olan bir mekanik dehanın ne gibi felaketlere yol açabileceğinin resmini kusursuz bir biçimde çizdiğini söylüyordu.[29] Mimar ve heykeltıraş olmasının yanında, akıllara durgunluk verici mekanik araçlar da üreten Dædalus, ölü bir yılanın dişlerinden esinlenip testereyi imal eden çırağını fena halde kıskanır ve onu öldürür. Bu cinayet sonrasında cezalandırılarak Girit adasına, sürgüne gönderilir; fakat burada da eşsiz yetenekleriyle Kral Minos’u etkilemeyi başarır ve tanrıların onuruna birçok büyük anıt tasarlar, inşa eder. Ne var ki bir yandan da Minos’un karısı Pasiphae’nin bir boğayla çiftleşmesini mümkün kılacak bir aparatı da icat eder. Pasiphae ve boğanın çiftleşmesi sonucundaysa, yarı boğa yarı insan bir canavar, Minotaurus dünyaya gelir. Bu canavarla baş edebilmek için de yine Dædalus’un yardımına başvurulur. Dædalus da bir labirent kurar ve hazırladığı tuzakla Minotaurus’u bu labirente hapsetmeyi başarır. Atinalı Theseus’un bu labirente girebilmesi ve içeride boğayı öldürebilmesi için de teknik ipuçları veren ve bu sayede Theseus’un Atina kralı olmasını sağlayan Dædalus’un bu ihaneti karşısında Minos, Dædalus’u ve oğlu Icarus’u labirente kapatır. Dædalus, hazırladığı mekanik kanatlarla oğlunu da yanına alıp labirentten uçarak kaçar; yine kendi geliştirdiği bir düzenekle de kral Minos’u katleder ve kaçtığı Sicilya’da, yine tanrıların onuruna anıtlar ve tapınaklar inşa etmeye devam eder…

Hayatımızı kolaylaştıran birçok şeyi mekanik sanatlara borçlu olduğumuzu kabul etmekle birlikte Francis Bacon, Dædalus meselinden hareketle şehvetin ve ölümün birçok enstrümanının da yine mekanik sanatlar tarafından üretildiğine dikkat çekiyordu: “En etkili zehirler, silahlar, yıkım makineleri, hepsi de mekanik keşiflerin meyveleri ve hepimiz biliyoruz ki, bu enstrümanların vahşeti ve yıkıcılığı, Minotaurus’unkini çoktan aştı.”[30]

Bacon’ın 17. yüzyıl dönemecinde yazmış olduğu bu satırlar, nasıl ki mekanik sanatını dünyanın bütün kötülüğünün mesulü olarak ilân etmiyorsa, bizim de burada Nazizm’in vahşetinin sorumluluğunu, bütünüyle teknolojiye ve mühendislere mal etmemiz olası görünmüyor. Fakat bu yargıdan hareketle, ‘iyilerin elinde insanlığı kurtuluşa götürebilecek bilim ve teknoloji, kötü ellerde yıkıcı sonuçlara da sebebiyet verebilir,’ gibi bir safdillilik içine girmemiz de mümkün değil. Zira nasyonal sosyalizm deneyimi, teknolojiyi kötü amaçlar için kullanmakla kalmayıp bizatihi teknolojik gelişimi, ideolojisinin temel unsurlarından biri hâline getiriyor. Bir başka deyişle Nazi Almanyası örneğinde teknoloji, yalnızca ideolojik bir ülküye ulaşmanın ‘aracı’ olarak değil, bu ideolojinin ‘kurucu amaçlarından biri’ olarak da kendini gösteriyor. Bir tür ‘devrimci muhafazakârlık’ ya da Herf’in ifadesiyle ‘reaksiyoner modernizm’ olarak tanımlayabileceğimiz nasyonal sosyalist ideoloji, salt bir muhafazakârlığı ya da modernizm karşıtlığını buyurmuyor: Bilâkis teknolojik ilerleme fikri ile ulusal yeniden doğuş fikrini, araçsal ‘nesnel’ aklın gücü ile lidere ve harekete koşulsuz sadakati, özcesi rasyonel olan ile irrasyonel olanı birbirine kenetlemeyi, birbiri üstüne bindirmeyi başarıyor. Bu sayede modern devletin, tarih sahnesine çıkışından itibaren Avrupa toplumuna yüklemiş olduğu ulusçuluk ve teleolojik ilerleme nosyonlarının tek bir ideoloji içinde, eşi görülmemiş bir biçimde birleşmesi ve bütünleşmesi de mümkün oluyor; elbette ki modernizmin siyasal haklar zemininde sağladığı her türlü kazanımının da çöpe atılması pahasına…

Bu çerçevede söz konusu rejim içinde mühendislerin üstlenmiş olduğu işlev de belirginleşmiş oluyor. Bu rejimin mühendislerini, irrasyonel bir ideolojinin yayılmasına yönelik araçlar üreten naif, saf teknoloji âşıkları olarak konumlandırsak dahi, sadece bilime ve teknolojiye büyük bir tutkuyla yaklaşmaları bile, onları bir yandan nasyonal sosyalist ideolojinin merkezine çekerken bir yandan da bu ideolojinin ideologları hâline getiriyor. Uğraşlarını teknolojiye katkı sağlamak gibi bir zeminde hiçbir şekilde savunamayacak olan militan Holocaust mühendisleri de, herhangi bir rejimin, irrasyonel ve insanlık dışı amaçlarını yaşama geçirmede ideolojik - organik olarak kendine bağlayabildiği teknisyenlerin ne ölçüde büyük katkılar sağlayabileceğinin son derece talihsiz bir örneğini sergiliyor.

Evet, nasyonal sosyalizmin neden ‘kötü’ olduğunu anlatmamız gerekiyor. Fakat bunu yaparken de, bu rejimin yalnızca tekelci kapitalle bağıntısını ya da despotluğunu ya da aşırı milliyetçiliğini, ırkçılığını değil, aynı zamanda teknolojiye yüklediği anlamı ve teknolojiyi kullanma biçimlerini de aynı oranda masaya yatırmamız, yeter şart değilse de bir gerek şart olarak kendini gösteriyor. Eğer ki genelde faşizm, özeldeyse nasyonal sosyalizmin iki dünya savaşı arası döneme sıkışıp kalmayıp bugüne, bugünün siyasetine de sızabildiğini kabul ediyorsak eleştiri oklarımızın hedef tahtasına modernizmin birtakım kurucu ilkelerini de taşımamız kaçınılmaz görünüyor.

(Felsefe Yazın, sayı 20)






Notlar

[1] Jeffrey Herf, Reactionary Modernism, s. 16.
[2] Eric Katz, “The Nazi Engineers: Reflections on Technological Ethics in Hell”, s. 2.
[3] Samuel Lieberstein, “Review: [untitled]”, s. 393.
[4] Ulrich Albrecht, “Military Technology and National Socialist Ideology”, s. 105.
[5] A.g.y., s. 122.
[6] Andreas Heinemann-Grüder, “Keinerlei Untergang: German Armaments Engineers during the Second World War and in the Service of the Victorious Power”, s. 39.
[7] A.g.y., s. 39.
[8] A.g.y., s. 39.
[9] Aktaran a.g.y., s. 40.
[10] Aktaran a.g.y., s. 40.
[11] A.g.y., s. 42.
[12] Wolfgang Sofsky, The Order of Terror: The Concentration Camp, s. 29.
[13] A.g.y., s. 30-4.
[14] Christian Goeschel ve Nikolaus Wachsmann, “Before Auschwitz: The Formation of the Nazi Concentration Camps, 1933–9”, s. 521.
[15] Sofsky, a.g.y., s. 43.
[16] Auschwitz’in seçilmesinin ardında yatan coğrafi, demografik, ekonomik ve politik nedenler için bkz. Robert-Jan Van Pelt, “A Site in Search of a Mission”.
[17] Franciszek Piper “Gas Chambers and Crematoria”, s. 157.
[18] Michael Thad Allen, “Modernity, the Holocaust, and Machines without History”, s. 197.
[19] A.g.y., s. 198.
[20] Nele Abels, “Killings in Mauthausen”.
[21] Allen, a.g.y., s. 198-9.
[22] A.g.y., s. 201.
[23] Michael Thad Allen, The Business of Genocide: the SS, Slave Labor, and Concentration Camps, s. 12.
[24] Allen, a.g.y., s. 12-6.
[25] A.g.y., s. 164.
[26] A.g.y., s. 8-9.
[27] A.g.y., s. 9-10.
[28] A.g.y., s. 11.
[29] Francis Bacon, , s. 129.
[30] A.g.y., s. 130.



Kaynakça

Abels, Nele, “Killings in Mauthausen”, Nizkor Project. <http://www.nizkor.org/ftp.py?camps/ mauthausen/killings-in-mauthausen>, Erişim Tarihi: 20 Mayıs 2011.

Albrecht, Ulrich, “Military Technology and National Socialist Ideology”, Science, Technology and National Socialism, (Ed.) Monika Renneberg ve Mark Walker, Cambridge & New York: Cambridge University Press, 1994, ss. 88-125.

Allen, Michael Thad, “Modernity, the Holocaust, and Machines without History”, Technologies of Power: Essays in Honor of Thomas Parke Hughes and Agatha Chipley Hughes, (Ed.) Michael Thad Allen ve Gabrielle Hecht, London, The MIT Press, 2001, ss. 175-214.

Allen, Michael Thad, The Business of Genocide: the SS, Slave Labor, and Concentration Camps, London, The University of North Carolina Press, 2002.

Bacon, Francis, “Of the Wisdom of the Ancients”, The works of Francis Bacon, (Ed.) James Spedding, Robert Leslie Ellis ve Douglas Denon Heath, London, Longman, 1857-1870. < http://books.google.com.tr> Erişim Tarihi: 24 Mayıs 2011.

Goeschel, Christian ve Nikolaus Wachsmann, “Before Auschwitz: The Formation of the Nazi Concentration Camps, 1933–9”, Journal of Contemporary History, Cilt 45, Sayı 3, 2010, ss. 515-534.

Heinemann-Grüder, Andreas, “Keinerlei Untergang: German Armaments Engineers during the Second World War and in the Service of the Victorious Power”, Science, Technology and National Socialism, (Ed.) Monika Renneberg ve Mark Walker, Cambridge & New York: Cambridge University Press, 1994, ss. 30-50.

Herf, Jeffrey, Reactionary Modernism, Cambridge: Cambridge University Press, 2003 [1984].

Katz, Eric, “The Nazi Engineers: Reflections on Technological Ethics in Hell”, Science and Engineering Ethics, 16 Eylül 2010, ss. 1-12.

Lieberstein, Samuel, “Review: [untitled]”, Technology and Culture, Cilt 17, Sayı 2, 1976, ss. 392-395.

Piper, Franciszek, “Gas Chambers and Crematoria”, Anatomy of the Auschwitz Death Camp, (Ed.) Yisrael Gutman ve Michael Berenbaum, Bloomington, Indiana University Press, 1994, ss. 157-182.

Sofsky, Wolfgang, The Order of Terror: The Concentration Camp, Çev. William Templer, Princeton, Princeton University Press, 1997.

Van Pelt, Robert-Jan, “A Site in Search of a Mission,” Anatomy of the Auschwitz Death Camp, (Ed.) Yisrael Gutman ve Michael Berenbaum, Bloomington, Indiana University Press, 1994, ss. 93-156.

27 Ocak 2013

Sanal (?) Savaş


Savaş ve Yeni Teknolojilere Dair Kim, Ne Anlatıyor?


Temel Metin
Der Derian, J. (2009) Virtuous War: Mapping the Military - Industrial - Media - Entertainment Network, Routledge, New York.

Diğer Metinler
Baudrillard, J. (2008) Simülakrlar ve Simülasyon, (çev.) Oğuz Adanır, Doğu Batı, Ankara.
Benjamin, W. (2004) “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”, Pasajlar, (çev.) Ahmet Cemal, YKY, İstanbul, 50-86.
Debord, G. (2006) Gösteri Toplumu, (çev.) Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent, Ayrıntı, İstanbul.
Stahl, R. (2010) Savaş Oyunları A.Ş., (çev.) Yavuz Alogan, Ayrıntı, İstanbul.
Virilio, P. (2003) Enformasyon Bombası, (çev.) Kaya Şahin, Metis, İstanbul.

Temel Metne Dair Bir Video


Bu metnin benim açımdan da, siz okuyanlar açısından da şöyle bir zorluğu olacak: Yazının merkezinde olan virtual, virtuality, virtuous kavramları ve bu kavramların hepsinin kökeninde yer alan virtue için Türkçede üretilen karşılıklar, ne yazık ki bu sözcüklerin anlamlarını, daha doğrusu Latin dillerinde verdiği hissiyatı taşımakta büyük oranda aciz kalıyor. Ben de bu nedenle, sözcükleri orijinal hâlleriyle korumakta karar kıldım, özür diliyorum; yine metin içinde bu sözcüklerin anlamlarının açığa kavuşacağını da umuyorum.

James Der Derian, Virtuous War’da iki sorudan yola çıkıyor: Birincisi, savaşın günden güne nasıl somut gerçeklik alanını terk ettiği, bir başka ifadeyle nasıl virtual (şimdilik sanal diye düşünün) bir karaktere büründüğü. İkincisi de, savaşın somut gerçeklik alanını terk etmesi ile soğuk savaş sonrası dönemde savaşa yeni bir misyon yüklenmesinin, yani insani müdahale ve demokrasi ihracı gibi argümanlarla olumlanarak savaşa virtuous (yine şimdilik erdemli) bir nitelik atfedilmesinin arasında nasıl bir paralellik olabileceği.

Savaşın yirminci yüzyıldan bugüne virtual bir nitelik kazanmasını Der Derian, kendi içinde üç aşamaya ayırıyor: İlk aşama birinci dünya savaşıyla birlikte telefon ve telsizin kullanıma sokulması. Sonraki aşama ikinci dünya savaşı ve burada kritik olan, radyonun, tankların, özellikle uçakların ve savaş sonunda termo-nükleer silahların savaşa dâhil olması. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin ardından üçüncü aşamaysa, donanıma yönelik gelişmelerin yanında 80’lerden bu yana savaşa ilişkin yazılımların devreye girmesi.

Bu gelişmeleri tek başına bir devrim olarak nitelendirebilir miyiz, sorusuna Der Derian, hayır yanıtını veriyor. Savaşın virtual bir niteliğe kavuşması devrim değildir, ne var ki savaşın kazandığı bu virtual karakterin etik birtakım argümanlarla birleştirilmesi ve savaş sözcüğünün önüne virtuous sıfatının getirilebilmesi bir devrime işaret etmektedir.

Der Derian’a göre bu devrimin öncüsü olan ABD disiplinin, baskının ve zorlamanın teknolojik ve temsilî formlarını üretmeye odaklanmış durumda. Bu yoldaki en sert ve en etkin araç olan Virtuous War ise, şiddetin gerek ortadan kaldırılması gerekse uygulanması söz konusu olduğunda, işlevini iki biçimde yerine getiriyor: Birincisi, buradaki askerî gücü ülkenin dışına nakletmek ve iki, ülkenin dışında yaşananları, medya kanalıyla ülkeye nakletmek. Verilmek istenen mesajsa sabit: Birtakım ahlâki ve insani kazanımları dünyaya aktarabilmek için savaşa mecburuz (ki burası işin virtue’yla -erdem- ilişkili yönüne karşılık geliyor); ve biz bu savaşı, teknolojinin sağladığı en mükemmel olanaklarla ve zayiatı asgari düzeye indirerek yürüteceğiz (bu da hikâyenin virtual -sanal- kısmına karşılık geliyor). Önünde sonunda savaş, insanlık ile onun düşmanları arasındaki savaş olarak sunuluyor (bkz. liberal ahlâk). İnsanlık düşmanlarına karşı, insanlık adına, daha demokratik bir dünya için yapılan bu savaş, teknoloji marifetiyle kandan azami ölçüde arındırılmış bir savaş resmi çiziyor. Aynı zamanda savaşın aktörü olan ülkede, yani ABD’de yaşam, savaş atmosferinden bütünüyle yalıtılmış bir biçimde sürmeye de devam ediyor.

Der Derian bu durumu şöyle özetliyor: “Hiçbir şey, temiz bir savaşın uyandırabileceği kadar güçlü bir adalet duygusu uyandıramaz.” Ben tartışmanın ayrıntılarına geçmeden önce, Der Derian’ın yöntemine ilişkin birkaç açıklamada bulunma gerekliliği hissediyorum. Yukarıda verdiğim filme göz atanlar fark etmiştir, bu kitap aslında çoğunlukla yazarın yaptığı saha araştırmalarına, başka başka projeler arasındaki yolculuğuna dayanıyor. Bu yolculuk, ’90 öncesinde, Sovyetler Birliğiyle girişilecek olası bir savaşın simule edildiği, Mojave Çölü’nde başlıyor. Sonrasında Der Derian ABD’de, İtalya’da ve Almanya’da yürütülen birçok benzer simulasyon projesinin içine giriyor. Bu projelerin hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olan kişiyle görüşüyor, Pentagon’daki kimi komutanlarla irtibat kuruyor ve -Jean Baudrillard, Paul Virilio gibi- önemli kuramcılarla mülakatlar yapıyor. Kitabın önsözünde Der Derian, yolculuğunun son durağına özel olarak değiniyor: Zira bu kez içine girdiği proje, Pentagon ve Hollywood’un ortak finanse ettiği, "Teknoloji Yaratım Enstitüsü"nün kuruluşu ve Der Derian’ın bütün tezleri, aslında bu enstitüyle vücut buluyor. Zira şu ana kadar kırk milyon dolar fon akıtılan bu enstitü, en iyi savaş oyunu tasarımcılarını, en iyi grafikerleri ve film yapıcılarını, ordu ve savaş sanayi mensuplarıyla bir araya getiriyor.

Anlattığım kitabın ilk baskısı, 2001’de yapılmış ve yazar bu ilk baskıda o tarihe kadarki gözlemlerini aktarmış. Benim okuduğum ikinci baskıya ise, dört yeni bölüm eklenmiş durumda ve bu bölümler, ağırlıkla 11 Eylül 2001 ve sonrasının fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu gözlemler doğrultusunda Der Derian’ın kendini nasıl konumlandırdığı da önemli. “Ben yalnızca ‘Benjamin’in, terör zamanında hepimize detektiflik yapmak düşüyor,’ çağrısına kulak verdim”, diyor ve içine girdiği dünyanın, aslında neyin gerçek neyin virtual olduğunun sınırlarının kaybolduğu bir labirente karşılık geldiğini ve bu labirentin içinde kendisinin de kaybolmuş olabileceğini ekliyor.

Der Derian’a göre virtualization yalnızca savaşın değil, aynı zamanda siyasetin de başka araçlarla devamına karşılık geliyor. Bu virtualization süreci ise, ordu - endüstri - medya ve eğlence sektörlerinin oluşturduğu bir ağ üzerinden mümkün oluyor. Der Derian, bu ağı MIME-NET olarak kısaltıp kavramsallaştırıyor. Şimdi bu ağın nasıl çalıştığına ve ne gibi değişimler yarattığını aktarmak istiyorum. Burada yazarın sunduğu bütün örneklere değinmem mümkün değil, kendimce önemli gördüklerimi, yine Der Derian’ın doğrudan atıfta bulunduğu birtakım düşünürlerin argümanlarıyla besleyerek sunmaya çalışacağım.

(1) Birincisi, bütün bir ağın aslında teknoloji üzerine ve teknoloji yoluyla kurulmuş olması. Burada Der Derian, Paul Virilio’nun “teknoloji başlı başına bir inanç kategorisi hâlini aldı” uyarısından da hareketle on dokuzuncu yüzyılda ilerlemeye biçilmiş rolün bugün teknoloji tarafından bütünüyle sahiplenildiğini dile getiriyor. Teknoloji, herkesin içinde olduğu ama neredeyse hiç kimsenin de nasıl işlediğine pek akıl sır erdiremediği bir alan oluşturmuş durumda ve sınırlı bir kesim bu alan adına konuşabilirken çok geniş kitlelere yalnızca dinlemek ve anlamadan onay vermek düşüyor. Ve bu alan adına konuşanlar, “sivillere zarar gelmeyecek” ya da “operasyon amacına ulaşır ulaşmaz sona erecek” gibi mottolarını, fonda teknolojinin en akıl almaz marifetlerinin sergilendiği VTR’ler üzerinden vaaz ediyor. Teknoloji, kendisine duyulan sonsuz (ama cahillikten beslenen) güven üzerinden her türlü askerî müdahaleyi bir yandan virtual, bir yandan da virtuous kılmayı başarıyor. Başta da belirttiğim gibi bu, yazarın nazarında devrim niteliğinde bir değişime işaret ediyor. Ve yine bu bağlamda Der Derian, Benjamin’in iki savaş arası dönemde dile getirmiş olduğu, “siyaset alanında etik, teknolojinin hızına ayak uyduramaz” uyarısını da hatırlatıyor.

Der Derian’ın bu yorumlarını bir tür “teknolojik determinizm” gibi değerlendirenler olsa da, bana kalırsa şu son 2-3 ayda Kuzey Afrika’da yaşananlar ve son Bin Ladin örneği, teknolojinin bugün başlı başına bir meşrulaştırma makinesi işlevi gördüğünü de büyük oranda doğruluyor.

(2) MIME-NET ağının ikinci bir işlevi, yine yüksek teknoloji yoluyla, savaşların belirli unsurlarının sürekli olarak göz önüne getirilmesi, belirli yönlerininse gözden uzak tutulması. Der Derian, bu şekilde, video oyunları ile televizyondan izlenen savaşlar arasındaki sınırın da muğlâklaştığını ve artık savaş denince birçok kişinin gözleri önüne, karanlık ve gürültülü bir ekrandaki yeşil ve kırmızı ışık topları geldiğini söylüyor. Bir yanda gerçek, kanlı canlı bir savaş varken seyirci, düşsel bir dünyayı, sabitlenmiş ve uyuşmuş bir biçimde izlemekten öteye gidemiyor; Guy Debord’un metaforuyla savaşa ilişkin gösteri, savaş karşısındaki uykumuza bekçilik ediyor.

Ya da Adorno’nun ifadesiyle gerileyici ilerleme karşısında akıllılık da aptallığa dönüşüyor, düşünceye kalan tek kavrama yetisi, kavranılamaz olan karşısında duyulan dehşetli bir saygı hâlini alıyor.

(3) Üçüncü olarak Der Derian, artık savaş hazırlıklarına yönelik tatbiklerin neredeyse bütünüyle savaş simülatörleri tarafından yapılıyor olmasının etkilerini inceliyor. Bu yolla, diyor Der Derian, savaşçının doğası bütünüyle değişti, savaş pratiğinin bir ölüm - kalım meselesi üzerinden yürüdüğü gerçeğinden yalıtılmış olan yeni bir savaşçı profili ortaya çıktı. Simülatörlerin nasıl böyle bir gücü olduğu noktasında da Der Derian, kuşkusuz Baudrillard’a başvuruyor. Dolayısıyla ben de Baudrillard için kısa bir parantez açmak istiyorum: Virtualization süreci genellikle, somut gerçekliğin taklit ya da temsil yoluyla ikamesi olarak ele alınmışken Baudrillard’la birlikte gerçeğin yerine geçen şey, taklit ya da temsil olmaktan çıkıp simülakr adını alıyor. Simülakr taklit, suret ya da parodi değil kesinlikle ve simülakr asıl olanın yerine göstergelerinin konduğu bir tür hipergerçekliğe karşılık geliyor. Bu hiper-gerçeklik, pasif bir görüntüden ibaret değil; bu hiper-gerçeklik, asıl olanı kökünden değiştiren ve yeniden kuran bir tür reddiye makinesi. Sanıyorum en açık örnek porno endüstrisi üzerinden olacak. Porno endüstrisinin ürünleri, tensel aşkın dijital bir kopyası gibi görünmekle birlikte, aslında tensel aşkla yalnızca birtakım göstergeler üzerinden bir örtüşme yaratıyor. İşin kötüsü, tensel aşkı taklit etmek bir yana bu göstergeler, onu da dönüştürüyor, kendine benzetiyor, yeniden inşa ediyor. Savaş simülatörleri de savaşçı üzerinde benzer bir değişimi meydana getiriyor: gerçek savaşın bir tür taklidi olarak sunulsa da, aslında eylemlerine karşı sorumluluk hissini kaybetmiş yeni bir savaşçı formasyonu oluşmuş oluyor. Buna paralel şekilde Der Derian savaş oyunlarının da, gerek savaşçılar gerekse de seyirciler üzerinde savaş algısını nasıl alt üst ettiğini, bu kez Benjamin’in oyun ve taklidin kişilik inşasında üstlendiği rollere dair argümanlarıyla yeniden inceliyor.

Der Derian’dan farklı olarak Susan Carruthers, savaşçı figüründeki bu dönüşümün temelinde, teknolojideki değişimi değil, psikolojideki değişimi aramamız gerektiğini söylüyor. Zira Carruthers’e göre savaşçı ile hedefi arasında bir yabancılaşmanın oluşması, savaş uçaklarında, hatta uçakların da öncesinde uzun menzilli silahlarda dahi gözlemlenebilecek bir durum. Bu kanısını güçlendirmek için de, 1942 yılında bir savaş pilotunun New York Times’a verdiği bir röportaja değiniyor. Röportajda pilot, “Leningrad’ın bir şehir olduğunu hiç düşünmedim,” diyor, “orası elimdeki haritada yuvarlak içine alınmış bir noktaydı sadece.” Carruthers’in eleştirisinin tartışmaya değer olduğu söylenebilir.

(4) Dördüncü olarak Der Derian, siyasetin virtual bir niteliğe bürünmesi meselesini de, MIME-NET bağlamında birbirine paralel iki hat üzerinden ele alıyor. Bu hatlardan ilki, teknolojinin demokrasi ve diplomasiye pratiklik kazandırmada devreye girmesi ve yazar bu bağlamda, seçimlerin elektronik ortama taşınması, telekonferans gibi yöntemlerin günden güne çok daha kullanılır olması gibi örnekleri hatırlatıyor. Bu yöndeki çabalar ilk anda kulağa görece masum gelmekle birlikte, Der Derian özellikle ABD’de 2000’de yaşanan seçim skandalının ardında, teknolojinin kötüye kullanılması olduğunun üzerinde duruyor.

Siyasetin virtual bir karakter kazanması açısından daha belirleyici ve daha kritik olan ikinci boyut ise, iletişim teknolojilerindeki gelişmeyle, her şeyin görülebilir (ve bu sayede bilinebilir) olduğu bir dünya yanılsamasının ortaya çıkması. Hâlihazırda böyle bir yanılsama içine girilmişken iktidar özellikle medyayı, siyasal gündemi belirleme noktasında son derece etkin bir biçimde kullanıyor; yine Guy Debord’un metaforlarıyla, “gösteri, mevcut siyasal düzenin kendisi hakkında verdiği kesintisiz bir monologu” mümkün kılıyor. Burada Der Derian okuyucuya, Berry Levinson’un Wag the Dog filmini hatırlatıyor. 97 yapımı (Monica skandalından önce) bu filmde ABD Başkanının bir Beyaz Saray stajyeriyle ilişkisi olduğu ortaya çıkar ve bunu örtbas etmek üzere bir komite oluşturulur. Komitenin başındaki Robert De Niro’nun ilk kapısına gittiği de Hollywood’da film yapımcısı olan Dustin Hoffman’dır. Kafa kafaya verirler ve Arnavutluk ile ABD arasında siyasal bir gerilim icat ederler. Gerilim sonrasında ABD’nin müdahalesi, bölgeye askerlerin gönderilmesi, bir askerin esir düşmesi… bütün bu olaylar, Hollywood stüdyolarında çekilir ve televizyonlar aracılığıyla halka yansıtılır. Başkanın günahını örtbas etme çabasıyla bütün ülke birkaç günlüğüne savaş havasına sokulmuş olur.

MIME-NET ağının nasıl çalıştığına dair, son olarak yazarın 11 Eylül 2001 sonrasına bakışına değinmek istiyorum. Der Derian, ilk elde 11 Eylül konusunda bir şeyler söylemenin, kendini Amerikan ideolojisi ya da dini üzerinden tanımlamayan ve yurtsever bir cenahta yer almayan entelektüeller için neredeyse imkânsız hâle getirildiğinden söz ediyor. Ve Beyaz Saray’ın, yalnızca kendi ülkesine değil, kendi dışındaki dünyaya da, “bu mücadelede bizim yanımızda yer almayan, teröristtir,” mesajını vererek dünyanın bütün güçlerini taraf olmaya zorladığını dile getiriyor. Devamında da 11 Eylül sonrasında yaşananların, eski ve yeni çatışma biçimlerinin küresel ölçekte bir bileşimi olduğuna dikkat çekiyor. Savaşın her iki tarafının başvurduğu kutsal savaş retoriği, medya ve internet üzerinden virtual endoktrinasyon, denizaşırı bölgelerde, havaalanlarında, kentlerde, hatta evlerde yüksek teknolojiyle yürütülen bir gözetleme savaşı, El Kaide ve Taliban’ın liderlerini öldürüp destekçilerini ürkütmek için hava akınları, sınırlı operasyon adı altında yürütülen kirli bir karşı-terör ve bir karşı-ayaklanma savaşı…


Kısacası Der Derian’ın nazarında 11 Eylül sonrası, gündelik yaşamın neredeyse bütünüyle teknolojik güvenlik aygıtlarıyla kuşatıldığı yeni bir döneme karşılık geliyor. Medya, söylemsel olanı son derece basit bir teslis, bir kutsal üçleme içinde sunuyor: uluslararası düzen - demokratik devletler - sınırlı insanî müdahale teslisi. Sonuç olarak Birinci Körfez Savaşından bu yana aşama aşama geliştirilmiş virtuous war, 11 Eylül sonrası dönemde bütün küreyi bir savaş alanı hâline getirirken savaşı da mekânsızlaştırıyor. Yeri geldiğinde teknolojik üstünlük anlatılarını, duruma göre de kutsal savaş retoriğini desteklemek için oluşturulan görüngüler ise, Virilio’nun ifadesiyle algı lojistiğinin darmadağın edildiği, terörize bir dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda.

Algı lojistiğinin darmadağın edilmesi derken Virilio, zamansal mesafelerin ortadan kalkmasını ve buna bağlı olarak mekân imgesinin de genleşmesini kast ediyor ve Ernst Jünger’e göndermede bulunuyor: “Sanki bütün gezegeni kaplayan bir patlama olmuş, en küçük gizli köşe bile çiğ bir ışık tarafından gölgeden çekilip çıkarılmış.” diyor Jünger.

Paul Virilio, CNN ve onun benzerleriyle birlikte canlı yayının, bildiğimiz tele-vizyonu (yani uzaktan görme aletini) bir tele-gözetim aletine dönüştürdüğünü söylüyor. Tele-gözetimle birlikte Virilio’ya göre, ulusların hayatının medya aracılığıyla denetimi mümkün olurken toprak politikasının yerini de bir tür krono-politika alıyor. Siyasetin ve savaşın temel fonksiyonları da, toprağın değil, zamanın işgaline dayanmaya başlıyor. Yine Der Derian’dan farklı olarak Virilio, bilişim teknolojilerinin yanı sıra genetik araştırmaların da savaşın doğasını bütünüyle değiştirebilecek bir potansiyel barındırdığına dikkat çekiyor: Bugün eğer eski ulusal orduların yerini yeni bilimsel savaş uzmanları aldıysa, yarın bir gün klonlanmış askerlerden oluşan ordular da savaşa gönderilebilir, diyor, bu sayede Clausewitz’in “tıpkı diğer madenler gibi kullanılması gereken bir maden” şeklindeki asker tarifi de hiç sahip olmadığı ölçüde bir geçerlilik kazanabilir.

Demek oluyor ki, virtuous war eksenindeki tartışmalar üzerine söylenecek her türlü olumlayıcı söz, Gilles Deleuze’ün uyarısını yanı başında bulundurmak durumunda: “Savaştıranlar açısından sorun en iyisi için kaygılanmak ve en iyisini umut etmek değildir, yalnızca yeni silahlar bulma sorunudur.”

James Der Derian, virtuous war olarak nitelendirdiği savaşın bu yeni hâlinin miladını ’91 Körfez Savaşı olarak ortaya koymuştu. Bir başka savaş kuramcısı Roger Stahl ise, ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalini yeni bir çağın başlangıcı olarak görüyor ve savaşın aldığı bu son biçimi ise “interaktif savaş” ya da “eğlence olarak savaş” şeklinde tanımlıyor. Zira Stahl’a göre 2003 işgali, savaşın başlı başına bir tüketim nesnesine dönüşmesini, bütünüyle metalaşmasını temsil ediyor. “Doksanlı yılların başında, muhabirler çadır kentlerde, açlık susuzlukla boğuşarak haber yapmaya çalışıyorlardı,” diyor Stahl, “oysa 2003 işgali, yüz zırhlı aracın üzerine yerleştirilmiş yüz kamerayla canlı olarak verildi. Bu canlı yayınlar, kendilerini bir uyuşturucu gibi pazarladı, haber sunucularını nefes kesici beklentiler içine sürükledi. Olaylar 24 saat boyunca, küstahça ve son derece gösterişli bir biçimde tüm dünyada, canlı televizyon yayınlarıyla sergilendi. İşgal, gerek hazırlık gerek icra aşamalarında eğlence alanıyla tam olarak bütünleşti.” Ve Stahl şunları ekliyor ve bence burası önemli: “Savaş, haz veren bir tüketim nesnesine dönüştürülen bir şiddet hâlini aldı. Bunun da ötesinde, bu şiddet durumu, soyut, uzak ya da tarihsel bir zeminde cereyan etmedi; yurttaşın siyasal hayatıyla doğrudan bağlantılı + aynı zamanda birçok açıdan kendini meşrulaştıran bir güç kullanımı olarak da kendini gösterdi.”

Roger Stahl da, tıpkı Der Derian gibi, Benjamin’in politikanın estetikleştirilmesi ile savaşın yüceltilmesi arasında kurduğu bağıntıya değinmeden geçemiyor ve hatırlatıyor: “Benjamin bu eleştiriyi sadece oluşum hâlindeki Führer kültüne değil, aynı zamanda Marinetti’ye ve onun 1909 tarihli fütürist manifestosuna yöneltti. İtalyan fütürist sanat hareketi, açıkça sanayiciliğin ve hızın zaferini, zaman ve mekânın silinmesini insanlığın en büyük kazanımları olarak kutsuyordu. Onlar için, özellikle katıksız savaş ediminde insan ve makinenin birliği kadar muhteşem bir şey yoktu.” Ki söz konusu manifestonun dokuzuncu maddesi de şu şekilde: “Dünyanın yegâne hijyeni olan savaşı yücelteceğiz, militarizmi yücelteceğiz, yurtseverliği yücelteceğiz, -buraya dikkat- özgürlük taşıyıcılarının yıkıcı davranışını yücelteceğiz, uğrunda ölmeye değer güzel fikirleri ve kadının aşağılanmasını yücelteceğiz.” Aynı zamanda Stahl, yine tıpkı Der Derian gibi, Benjamin’in savaşın estetikleştirilmesinin bir kendine yabancılaşma hâline bağlı olduğunu tespit etmiş olmasını da özellikle vurguluyor. Bu öylesine aşırı bir yabancılaşmadır ki, intihar ve türlerin imhası olasılığına, yani “kendi yıkımımız”ı deneyimleme olasılığına “birinci sınıf bir estetik haz olarak yaklaşırız.”

Metni kötü bir yönetmen, ama iyi bir yazar olan Semih Kaplanoğlu’nun bir cümlesiyle sonlandırmak istiyorum:

“Bana televizyonda Afganistan’ı gördüm derseniz, hayır derim, başında sarık olan bir adam gördünüz.”


İlkelin Savaşı, Modernin Şiddeti


Pierre Clastres’ın “Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş” Makalesine Dair

Temel Tez: “İlkel toplumlar birbirleriyle sürekli bir savaş halindedir; bu savaş halinin temel işlevi ise, toplumların birbirlerinden ayrı, dağınık, atomize, homojen yapısını sürekli kılmaktır.”



Pierre Clastres bu makalesinde önce, etnografik yazın içindeki, ilkel toplumların barışçıl toplumlar olduğu yargısını masaya yatırıyor. Bu yargının ardında, şu iddia var: İlkel toplumlar, şiddet karşıtı toplumlardır; şiddeti denetlemek, düzenlemek, azaltmak için yoğun çaba sarf ederler. Clastres bu iddianın tam karşısında yer alıyor. Zira Clastres’a göre, 16. yüzyıl konqistadorlarının günlüklerinden 20. yüzyıla kadar ilkel toplumlar üzerine yapılan her türlü gözlem, bu toplumların her zaman tutkulu savaşçılar olduğunu gösteriyor. “İlkel toplumlar şiddete dayalı toplumlardır,” diyor Clastres, “toplumsal varlıkları savaş için varlıktır.” Peki hâl böyleyken, neden etnografi ilkel toplumlar barışçıl iddiasında? Bu aslında etnografinin ve antropolojinin, Clastres’a göre, temel sorunlarıyla doğrudan ilişkili bir çözümleme. Zira şöyle bir durum var: Bir defa artık dünya üzerinde, uygar beyaz adamla bir şekilde yüz yüze gelmemiş herhangi bir topluluk yok. Bu da, kabuğunu kırmadan yumurtayı inceleme olanağını yok etmiş durumda maalesef. Ve yine bundan kaynaklı olarak ilkellere yönelik her türlü analiz, belirli bir epistemolojik olanaksızlıkla karşı karşıya. İlkelleri barışsever olarak görmenin ikinci bir nedeni de, yine Clastres’a göre, bir nevi işine geldiği gibi, daha hafif ifadesiyle görmek istediği görme kaygısı. Peki böyle bir bakış açısından, yani görmek istediği gibi görme hastalığından Clastres’ın kendisi ne ölçüde muzdarip derseniz de bence de belirli bir yanlılık hali, Clastres’ın yazın evreninde hâkim durumda. Ama kendi adıma, bu yanlılık hâlini de seviyorum.

İlkelin varlığı, savaş için varlıktır, diyor Clastres ve aslında ilk bakışta Hobbes’u çağrıştırıyor, ki kendisi de bunun farkında. Bu noktada Hobbes ile arasındaki temel ayrılmayı da ortaya koymak gerek. Hobbes’un kurgusunda, herkesin herkesle savaşı hali söz konusu ve bahsedilen kaos durumda, bir “toplum”dan, bir devamlılıktan söz etmek mümkün değildir. Oysa ki Clastres, ilkel toplum derken belirli bir düzenden ve süreklilikten de söz ediyor. Ama bu öyle bir düzen ve süreklilik biçimi ki, savaş olmadan mümkün değil.




İlkel toplumun başlıca karakteristiği savaşçılıktır, dedikten sonra Clastres, bu savaşçılığa dair kendisinden önce getirilmiş açıklamaları incelemeye, daha doğrusu çürütmeye girişiyor. Bu açıklamaları da üç grupta sınıflandırıyor: Doğalcı, ekonomist, mübadeleci söylem.
Birinci söylemi doğalcı ya da zoolojik söylem adlandırıyor Clastres ve bu söylemi, ağırlıkla Leri-Gourhan’ın analizleri üzerinden inceliyor. Bu bakış açısında ilkellerin savaşçılığı, ilkellerin avcılığıyla özdeşleştiriliyor. “İlkellerde savaş, avcılığın bir tekrarı, bir benzeri, bir şekilde yeniden ortaya çıkmasıdır.” deniyor. Bu teze göre, avcılık örneğinde de görüldüğü gibi, insan hayatta var olabilmek için doğayla sürekli bir mücadele / savaş hâlinde ve insanın “biyolojik” doğasındaki avcılık “şaşırtıcı bir kaynaşma”yla savaşçılığa evriliyor. Bence de pek elle tutulur yanı olmayan söylemi, Clastres iki argümanla çürütmüş durumda. Birincisi, avcılık (ya da şiddete dayalı yiyecek elde etme teknikleri diyelim) sadece insana özgü değilken savaş niye insana özgü? İkincisi de, savaşın temel motifinin bir canlıyı öldürmekten ziyade saldırganlık olması ve aslında avcılık ile saldırganlık arasında da bir bağ olmaması.

Clastres, eleştirdiği ikinci açıklamayı ise ekonomist söylem olarak adlandırıyor. Bu söylemin ardında da, ilkellerin dünyasının bir sefalet, bir mutsuzluk, bir açlık dünyası olduğu varsayımı var. Bu varsayım doğrultusunda, ilkel ekonomi de, söz konusu toplumların ancak hayatta kalmalarına izin veren bir geçim ekonomisi olarak tanımlanıyor. Ve ekonomist söylem, üretici güçlerin bu kertede zayıf olmasını, ilkel savaşın da temel nedeni olarak görüyor: Buna göre, eldeki malzemenin kıtlığı, bunlara ihtiyaç duyan ve elde etmek isteyen gruplar arasında rekabete yol açıyor ve bu yaşam mücadelesi silahlı çatışmaya varıyor. Neden? Çünkü yeterince malzeme yok. Bu söylemin eleştirisine girişmeden önce de Clastres, Marksist antropolojinin de, ekonomist söylemle aynı dili konuştuğunu ekliyor. Clastres’a göre Marksist antropolojinin ekonomist söylemi yinelemekten ya da yeniden üretmekten başka çaresi yok. Zira aynı zamanda bir toplum kuramı, bir tarih kuramı olan Marksizm, ilkel ekonominin sefaletini, söz konusu üretim etkinliğinin verimsizliğini veri almak durumunda. Tarihsel gelişimi ve toplumsal değişimi üretici güçlerin gelişme eğilimi üzerine kurmuş olan Marksizm, ister istemez bu şemanın sıfır noktasına ilkellerin ekonomisini yerleştiriyor.

Aslında ilkel toplumda iktisadi yaşam, herhangi bir gelişme eğilimi içinde olmadığı gibi, Marksist altyapı - üstyapı ilişkisi çerçevesinde altyapıya da oturmuyor. Bir başka deyişle ilkel toplumlar, Marksist anlamda tarihsel hareketin itici gücünden yoksunlar ve bu durum, Marksist antropolojiyi tutarsızca, ihtiyatsızca yanıtlar bulmaya götürüyor.

Clastres ekonomist söylemi ve -kendi ifadesiyle- bunun bir alt bileşeni olan Marksist söylemi, bu söylemlerin temel varsayımı üzerinden karşısına alıyor. Burada da, sırtını büyük oranda Marshall Sahlins ve Jacques Lizot’nun çözümlemelerine yaslıyor.

Bu aşamada özellikle Sahlins’in “bolluk toplumları” tezine değinmekte yarar görüyorum. Sahlins’in gözlemlerine göre ilkel toplum, genel kanının aksine bir yoksulluk, bir sefalet toplumu değil, bilakis bolluk toplumu. Ve bu toplumlar bir geçim ekonomisi olmaktan ziyade, kısa süreli bir üretimle toplumun maddi ihtiyaçlarını tam anlamıyla tatmin etmeyi başarabilen, aslında tam bir refah toplumu niteliğini taşıyor. Bu toplumlar, ihtiyaçlarını karşılayabildiği noktada ne ürün fazlasına, ne de gereğinden fazla çalışmaya ihtiyaç duyuyor. Toplumun bütün maddi ihtiyaçlarını, deyin ki tarımla olsun deyin ki avcılıkla, son derece sınırlı sürelerle karşılayabiliyor olmalarıyla da bu toplumlar, aslında birer boş zaman toplumu olduklarını da gösteriyor. Sahlins’in bu tanıları, Marcel Mauss’un Amerika kıtasındaki kabileler arasında karşılaşmış olduğu potlaç gibi etkinliklerle birleştirildiğinde, ilkel toplumların artı-ürün oluşturmaktan sürekli olarak kaçındığı, oluşturduğu noktada da bu artı-ürünü yok etme yolunda ek çabalar içine girdiklerini de saptamak mümkün. Biriktirmekten, artı-ürün oluşturmaktan kaçmanın ardındaysa, olası bir ekonomik temelli farklılaşmayı önleme kaygısı var. Bu çerçevede, ekonomik örgütlenmenin temel karakterinin bir tür büyüme karşıtlığı olarak okunabileceği ve bir yandan da iktisadi gereksinimlerin bütünüyle karşılandığı bu toplumlarda, şiddetin, bir nevi yarı-sürekli savaş hâlinin, yoksullukla, sefaletle, kaynak kıtlığıyla herhangi bir ilişkisi yok.

Ekonomik söylemi de bu açıklamalarla çürüttükten sonra Clastres, üçüncü olarak mübadeleci söylem olarak sınıflandırdığı Claude Levi-Strauss’un çözümlemelerini karşısına alıyor. Bir defa bu aşamada, Clastres’ın karşı çıktığı açıklama biçimleri içinde en çok Levi-Strauss’unkine değer verdiğini de söylememe izin verin. Zira Levi-Strauss, ne doğalcı söylemin başvurduğu biyolojik temelli açıklamalara prim veriyor, ne de ekonomist söylem gibi, birtakım önyargıları ya da büyük tarihsel anlatıları doğrulama çabasıyla yola çıkıyor. Levi-Strauss ilkel toplumun kültürel, toplumsal karakteriyle savaş hâli arasında bir ilişki arıyor. Ama yine de, sözünü ettiğimiz toplumlarda şiddetin, savaşın başlı başına özerk bir alan meydana getirdiğini de teşhis edemiyor. Levi-Strauss’un nazarında savaşlar, genel sistem içinde özel bir duruma karşılık geliyor. Şöyle ki: Levi-Strauss’a göre ilkel toplumlar arasındaki dış ilişkilerin, yani bir topluluğun diğer bir toplulukla ilişkisinin, temelinde mübadele, yani değiş tokuşu var. Bu değiş tokuş, mal ürün değiş tokuşu olduğu gibi, nişanlı - kadın değiş tokuşuna kadar da varabiliyor. Talihsiz ya da başarısız değiş tokuşlar söz konusu olduğunda da, ne yazık ki savaş devreye giriyor.

Aslında burada şunu belirtmem gerek: Her ne kadar Clastres doğalcı, ekonomist ve mübadeleci söylem şeklinde üç ayrı kategoride ele almış olsa da, bu üç açıklama biçiminin savaşa yaklaşımında, önemli bir ortaklık var. Bu ortaklık, ilkel toplumların birbiri arasındaki ilişkiyi iktisat zemininde, ihtiyaçlar üzerinden değerlendirmek olarak özetlenebilir. Oysa ki, az önce değindiğim Sahlins’in bolluk toplumu tezlerini de dikkate alırsak ele aldığımız toplumların başlıca ekonomik karakterinin kendi kendine yetme, otarşi ideali olduğunu da gözlemleyebiliyoruz. Bu durum -adı üstünde- bir ideal olduğu için yüzde yüz gerçekleşmiyor olabilir, ama en azından bu ideal üzerinden söyleyebileceğimiz ve Clastres’ın söylediği de şudur ki, ilkel ekonomide ticaretin rolü son derece sınırlıdır. Dolayısıyla savaşı da böyle bir ticaret mantığı üzerine oturtmaya çalışmak sonuç vermeyecektir.

Ve yine Clastres’ın eleştirdiği bu üç açıklama biçiminde de yankılanan şey az çok aynıdır ve her üç açıklama da öyle ya da böyle şunu söyler: Savaş kendi kendine hiçbir anlama sahip değildir. Savaşın kendiliğinden kurumsal bir boyutu yoktur. Savaş temel olana göre ikincildir. Arızîdir. Rastlantısaldır. Clastres’a göreyse ilkel toplum, en az mübadele alanı olduğu kadar da savaşın, şiddetin alanıdır ve “savaş olmaksızın ilkel toplum düşünülemez,” hatta savaşın, ilkel toplumların en temel siyasal gerçeği olduğu söylenmelidir. Peki neden? Clastres’ın bu soruya bu makalede verdiği yanıta geçmeden önce, Clastres’ın ilkellerde siyasete ilişkin olarak koyduğu bazı tanılara kısaca temas etmek daha iyi olur diye düşünüyorum.

Bir defa ilk elde ortaya konması gerekiyor ki, Clastres’ın ele aldığı toplumların temel özelliği, bu toplumların bölünmemiş olmasıdır. Bölünmemiş olması ne anlama geliyor? Toplum içinde iktidara sahip olanlar ve iktidardan yoksun olanlar gibi bir ayrımın olmaması anlamına geliyor. İktidarın toplumun bütününe yayılması anlamına geliyor. Nasıl ki Sahlins ve Lizot’un analizleri ekseninde bu toplumlarda ekonomik örgütlenmenin temel karakteri bir tür büyüme karşıtlığı ise bu toplumların siyasal karakterinin belirleyici niteliği ise bölünme karşıtlığı olarak karşımıza geliyor. Clastres’ın Devlete Karşı Toplum ve Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu başlıklı derlemelerinden de izlenebileceği gibi, bu toplumlar, iktidarın ayrışması tehdidi karşısında, tümden yok olmayı dahi göze alabilecek ölçüde bir direniş gösteriyorlar. Bir önderleri varsa da, bu önderin siyasal anlamda hükmedici bir nitelik kazanmamasına yönelik çok sayıda tedbir de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kendi içlerinde iktidarın bölünmesine karşı bu derece diken üstünde olan ilkel toplumların dış ilişkilerinde, yani diğer toplumlarla ilişkilerinde başlıca kaygıları da, diğer toplumlarla birleşme, bütünleşme kaygısı oluyor. Zira ilkel toplum, bir ve bütün olarak varlığını homojenliğine, bu homojenliğin getirdiği özerkliğe, eksiksizliğe borçlu olduğunu düşünüyor. Bir başka deyişle, ilkel toplumsal bünye, varlığının anlamını, çevresindeki diğer toplumlardan farklılığı üzerinden tanımlıyor. Kendi içinde, kendi başınayken toplumun sahip olduğu özerk bütünlüğün ve homojen birliğin en büyük tehdidi de, diğer bir toplumla, kendinden farklı bir toplumla birleşmek oluyor. Bu anlamda, ilkel toplumlar, bulundukları coğrafyada, dağınık, parçalı yapılar sergilemeye mecbur. Ama Clastres, bu parçalılığı, savaşa mecbur kalmanın nedeni olarak da ortaya koymuyor. Bu parçalılık savaşın nedeni değil, bilakis savaşın amacı. Savaş parçalı kalma, dağınık kalma, bu parçalılık içinde her bir toplum için geçerli olan özerk ve homojen varlığını koruma amacının bir ürünü yalnızca.

Clausewitz’in, “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” demesine, Foucault’nun karşılığı “siyaset savaşın başka araçlarla devamıdır” olmuştu. Clastres da benzer bir tersyüz etmeyi Levi-Strauss’un “mübadele başarısız olduğunda savaş devreye girer” cümlesi üzerinden kurguluyor. Zira Clastres’a göre savaş mübadelenin talihsiz bir biçimi değil, bilakis mübadele savaşın bir taktiği. Bu anlamda ilkel toplumların birbiri aralarındaki mübadele ilişkilerinin, aslında bir tür savaş ittifakı kurmaktan başka bir amacı olmadığını dile getiriyor Clastres. Bu toplumlar arası sürekli savaş hali, belirli noktalarda ittifakı zaruret haline getiriyor. Kadın alış verişine uzanan mübadeleler de, aslında bu ittifakın ürünü.


Ek tartışma: “Clastres’ın sunduğu çözümlemenin bugünü, bugünün şiddetini anlamlandırmada ne gibi bir işlevi olabilir?” 
(Akademik değil, hissiyat düzeyinde)

Şiddetin Uzun Yüzyılı kitabına John Keane, “Soykırıma varan savaşlar, bombalanan kentler, nükleer patlamalar, toplama kampları, kişilerin kendilerine kan ziyafetleri vermesi…” diyerek başlıyor ve kitap aynı cümlelerle tamamlanıyor. Yalnız sonda şöyle de bir ekleme var: “Şiddetin bu uzun yüzyılı boyunca birbirimize yaptıklarımızdan bizim de utanca kapılmamız gerekmez miydi?” 

Evet, John Keane’in verdiği örnekler son derece geçerli. Hepsi de özel olarak analiz edilmesi gereken şiddet biçimleri. Ama şiddetin uzun yüzyılına dair “soykırıma varan savaşlar…” diye başlayan diziyi başka bir biçimde de kurgulamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Aklımdaki şöyle bir dizi: “Geometrik bir biçimde artan cinayetler, kimyasal madde bağımlılığı, sadomazoşist tarikatlar, işkence turizmi, çocuk fuhuşu, snufflar, intiharlar ve intiharlar…” İntihar ve şiddet deyince, etrafımdakilerin aklına iki konu geldi sadece: Birincisi intihar komandoları (canlı bombalar vs.), ikincisi de Türkiye'de, son yasal düzenlemeler sonrası törenin intihara mecbur bıraktığı kadınlar bağlamında. Oysa ki intiharın çok başka biçimleri ve nedenleri de var. Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, 1950’den bu yana intiharların sayısı % 60 oranında artmış durumda ve son 10 yılın verilerine bakıldığında, intihar oranının en yüksek olduğu yerler, bir eski doğu bloğu ülkeleri (ilk 5’i Litvanya, Rusya, Belarus gibi oluşturuyor); bu 5 ülkeden sonraki ülkelerin büyük çoğunluysa, Batı ve Orta Avrupa ülkeleri ve Kuzey Amerika’dan. Benim bildiğim en büyük sadomazoşit tarikatlardan biri İngiltere’de, biri Kanada’da, biri de ABD’de. İşkence turizminin başlıca hedef kitlesi ise, Batı ve Orta Avrupa ülkeleri. Özellikle de uzak doğudaki çocuk fuhuşunun asıl müşterilerinin kim olduğu da malum.

Demeye çalıştığım şu: Hepimiz İkinci Dünya Savaşı’na, holocost’a dair 10-20-30 film izlemişizdir. Ve hatta Vietnam’a dair de. Ama bir de Haneke’nin filmleri var. Modern bireyin, 20. ve 21. yüzyıl bireyinin, bireysel olarak şiddetle kurduğu ilişkinin aldığı, gerçekten tüyler ürpertici biçimler söz konusu. Bu, “şiddetten zevk alma” olarak basitleştirilebilecek bir durum da değil. Günden güne kişisel hayatlarımıza ve özel alanlarımıza çok daha fazla sirayet eden, kendi bedenimizle ve çoğu zamanda en yakınımızdaki insanın bedeniyle kurduğumuz yeni, katıksız bir şiddet hali var. Clastres’ın bu makalede ilkellere dair analizinde uyardığı biçimiyle, belirli bir ekonomik yetersizliğin ya da çözümsüzlüğün sonrasında karşımıza çıkan bir şiddet de değil bu çoğu zaman. Ya da Benjamin’in dikkat çektiği gibi, araç - amaç ikiliği içinden bakarak dokusunu kavrayabileceğimiz bir şiddet değil.  

Malina’nın arkasındaki “faşizm iki insan arasında başlar” sözünü hatırlayın. Bu sözün üstüne biraz daha koymak gerekiyor belki: “Faşizm artık bizatihi kendimizle kurduğumuz ilişkide başlıyor.” Ve insanın kendi bedenine ve en yakınındaki insanın bedenine bu derece zarar verme eğilimi içinde olduğu başka bir zaman olmuş mudur, bilemiyorum.

“Clastres’ın sunduğu çözümlemenin, bugünü, bugünün şiddetini anlamlandırmada ne gibi bir işlevi olabilir?” Yanıtım şu: Bence Clastres’ın anlattığı ilkel toplumlar, kendilerini kurma, yaşatma ve şiddete başvurma biçimleriyle bugünün toplumlarına, modern ulus-devletlere hiç benzemiyor, ama modern bireylere, bizlere, kendimizi kurma, hayatımızı anlamlandırma biçimlerimize çok benziyor.


Clastres Üzerinden Yeniden Düzenlenen Pasajlar:
(İlkel toplum ifadelerini, modern birey olarak değiştirdim. Bakın.)

“Modern bireyin her şeyden önce reddettiği başkalarıyla özdeşleşmek, olduğu haliyle kendisini, varlığını ve farkını, kendini özerk bir Ben olarak düşünme gücünü kaybetmektir. Herkesin herkesle dostluğu, herkesin herkesle özdeşleşmesine yol açacağından tek tek bütün bireyler bireyselliğini kaybedecektir. … Özdeşlik mantığı bir tür eşitleştirici söyleme yol açacak ve herkesin herkesle dostluğunun parolası ‘Hepimiz aynıyız!’ olacaktır. Tek tek bütün Benler’in bir üst Biz’de birleşmesi, her özerk bireye özgü farkın yok edilmesi, Ben ile Başkası arasındaki ayrımı kaldırır; bu durumda yok olan modern bireyin kendisidir. … Öyle ki her modern birey kendini var olduğu gibi algılayabilmek için karşısında yabancının ya da düşmanın karşıt figürünü görmek ister; öyle ki şiddetin olabilirliği daha baştan modern bireye içkindir.”

“Modern bireyin aşırı bireyselleşmişliğinin şiddetin nedeni olduğu birçok kez yazıldı. … Oysa şiddet aşırı bireyselleşmenin sonucu değildir, bireyselleşme şiddetin sonucudur. Bireyselleşme, şiddetin sonucu değil, aynı zamanda amacıdır. Başka bir deyişle modern bireyin şiddeti, politik bir amacın aracıdır.”

Bireysel şiddet ve siyaset ilişkisine dair şöyle bir ekleme yapmama da izin verin. Modernleşme süreci, yine Keane’in çok güzel özetlediği biçimiyle, tipik olarak “cinayetten tiksinme, şiddet içeren saldırılardan kaçınma, eylemlerinden ahlâki sorumluluk duyma ve suçluluk duygusundan korkma gibi paylaşılan normları” kafalara yerleştirdi ve bu sayede de şiddetin, devlet tekeline geçmesine hizmet etti. Bireysel şiddetin belirli bir süredir sürekli ve sürekli yeni mecralar arayarak böyle bir yükselişe geçmesi, kuşkusuz anladığımız biçimiyle modern devletin temel karakteristiğinin aşınmasıyla da neden sonuç ilişkisi içinde okunmalı.


Pierre Clastres
Bu tartışma için açtığım geniş parantezi burada kapayıp metni sonlandırayım. Clastres’ın ilkellerde şiddete ilişkin analizi, ilkellerdeki şiddetin tek bir boyutunu, diğer topluluklarla savaş boyutunu ele alıyor. Elbette bir o kadar önemli bir diğer boyutu da şiddete dayalı ritüeller. Nasıl ki savaş, dışarıyla birleşmeye karşı bir direniş alanı inşa ediyorsa, şiddete dayalı ritüeller de içeride bölünmeye karşı bir emniyet sübabı işlevi görüyor. Buna dair de, Girard'dan söz edeceğim sonra.

Kaynak: Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, İstanbul, Ayrıntı, 172-206.