Pierre Clastres’ın “Şiddetin Arkeolojisi: İlkel Toplumlarda Savaş” Makalesine Dair
Temel Tez: “İlkel toplumlar birbirleriyle sürekli bir savaş halindedir; bu savaş halinin temel işlevi ise, toplumların birbirlerinden ayrı, dağınık, atomize, homojen yapısını sürekli kılmaktır.”
Pierre Clastres bu makalesinde önce, etnografik yazın içindeki, ilkel toplumların barışçıl toplumlar olduğu yargısını masaya yatırıyor. Bu yargının ardında, şu iddia var: İlkel toplumlar, şiddet karşıtı toplumlardır; şiddeti denetlemek, düzenlemek, azaltmak için yoğun çaba sarf ederler. Clastres bu iddianın tam karşısında yer alıyor. Zira Clastres’a göre, 16. yüzyıl konqistadorlarının günlüklerinden 20. yüzyıla kadar ilkel toplumlar üzerine yapılan her türlü gözlem, bu toplumların her zaman tutkulu savaşçılar olduğunu gösteriyor. “İlkel toplumlar şiddete dayalı toplumlardır,” diyor Clastres, “toplumsal varlıkları savaş için varlıktır.” Peki hâl böyleyken, neden etnografi ilkel toplumlar barışçıl iddiasında? Bu aslında etnografinin ve antropolojinin, Clastres’a göre, temel sorunlarıyla doğrudan ilişkili bir çözümleme. Zira şöyle bir durum var: Bir defa artık dünya üzerinde, uygar beyaz adamla bir şekilde yüz yüze gelmemiş herhangi bir topluluk yok. Bu da, kabuğunu kırmadan yumurtayı inceleme olanağını yok etmiş durumda maalesef. Ve yine bundan kaynaklı olarak ilkellere yönelik her türlü analiz, belirli bir epistemolojik olanaksızlıkla karşı karşıya. İlkelleri barışsever olarak görmenin ikinci bir nedeni de, yine Clastres’a göre, bir nevi işine geldiği gibi, daha hafif ifadesiyle görmek istediği görme kaygısı. Peki böyle bir bakış açısından, yani görmek istediği gibi görme hastalığından Clastres’ın kendisi ne ölçüde muzdarip derseniz de bence de belirli bir yanlılık hali, Clastres’ın yazın evreninde hâkim durumda. Ama kendi adıma, bu yanlılık hâlini de seviyorum.
İlkelin varlığı, savaş için varlıktır, diyor Clastres ve aslında ilk bakışta Hobbes’u çağrıştırıyor, ki kendisi de bunun farkında. Bu noktada Hobbes ile arasındaki temel ayrılmayı da ortaya koymak gerek. Hobbes’un kurgusunda, herkesin herkesle savaşı hali söz konusu ve bahsedilen kaos durumda, bir “toplum”dan, bir devamlılıktan söz etmek mümkün değildir. Oysa ki Clastres, ilkel toplum derken belirli bir düzenden ve süreklilikten de söz ediyor. Ama bu öyle bir düzen ve süreklilik biçimi ki, savaş olmadan mümkün değil.
İlkel toplumun başlıca karakteristiği savaşçılıktır, dedikten sonra Clastres, bu savaşçılığa dair kendisinden önce getirilmiş açıklamaları incelemeye, daha doğrusu çürütmeye girişiyor. Bu açıklamaları da üç grupta sınıflandırıyor: Doğalcı, ekonomist, mübadeleci söylem.
Birinci söylemi doğalcı ya da zoolojik söylem adlandırıyor Clastres ve bu söylemi, ağırlıkla Leri-Gourhan’ın analizleri üzerinden inceliyor. Bu bakış açısında ilkellerin savaşçılığı, ilkellerin avcılığıyla özdeşleştiriliyor. “İlkellerde savaş, avcılığın bir tekrarı, bir benzeri, bir şekilde yeniden ortaya çıkmasıdır.” deniyor. Bu teze göre, avcılık örneğinde de görüldüğü gibi, insan hayatta var olabilmek için doğayla sürekli bir mücadele / savaş hâlinde ve insanın “biyolojik” doğasındaki avcılık “şaşırtıcı bir kaynaşma”yla savaşçılığa evriliyor. Bence de pek elle tutulur yanı olmayan söylemi, Clastres iki argümanla çürütmüş durumda. Birincisi, avcılık (ya da şiddete dayalı yiyecek elde etme teknikleri diyelim) sadece insana özgü değilken savaş niye insana özgü? İkincisi de, savaşın temel motifinin bir canlıyı öldürmekten ziyade saldırganlık olması ve aslında avcılık ile saldırganlık arasında da bir bağ olmaması.
Clastres, eleştirdiği ikinci açıklamayı ise ekonomist söylem olarak adlandırıyor. Bu söylemin ardında da, ilkellerin dünyasının bir sefalet, bir mutsuzluk, bir açlık dünyası olduğu varsayımı var. Bu varsayım doğrultusunda, ilkel ekonomi de, söz konusu toplumların ancak hayatta kalmalarına izin veren bir geçim ekonomisi olarak tanımlanıyor. Ve ekonomist söylem, üretici güçlerin bu kertede zayıf olmasını, ilkel savaşın da temel nedeni olarak görüyor: Buna göre, eldeki malzemenin kıtlığı, bunlara ihtiyaç duyan ve elde etmek isteyen gruplar arasında rekabete yol açıyor ve bu yaşam mücadelesi silahlı çatışmaya varıyor. Neden? Çünkü yeterince malzeme yok. Bu söylemin eleştirisine girişmeden önce de Clastres, Marksist antropolojinin de, ekonomist söylemle aynı dili konuştuğunu ekliyor. Clastres’a göre Marksist antropolojinin ekonomist söylemi yinelemekten ya da yeniden üretmekten başka çaresi yok. Zira aynı zamanda bir toplum kuramı, bir tarih kuramı olan Marksizm, ilkel ekonominin sefaletini, söz konusu üretim etkinliğinin verimsizliğini veri almak durumunda. Tarihsel gelişimi ve toplumsal değişimi üretici güçlerin gelişme eğilimi üzerine kurmuş olan Marksizm, ister istemez bu şemanın sıfır noktasına ilkellerin ekonomisini yerleştiriyor.
Aslında ilkel toplumda iktisadi yaşam, herhangi bir gelişme eğilimi içinde olmadığı gibi, Marksist altyapı - üstyapı ilişkisi çerçevesinde altyapıya da oturmuyor. Bir başka deyişle ilkel toplumlar, Marksist anlamda tarihsel hareketin itici gücünden yoksunlar ve bu durum, Marksist antropolojiyi tutarsızca, ihtiyatsızca yanıtlar bulmaya götürüyor.
Clastres ekonomist söylemi ve -kendi ifadesiyle- bunun bir alt bileşeni olan Marksist söylemi, bu söylemlerin temel varsayımı üzerinden karşısına alıyor. Burada da, sırtını büyük oranda Marshall Sahlins ve Jacques Lizot’nun çözümlemelerine yaslıyor.
Bu aşamada özellikle Sahlins’in “bolluk toplumları” tezine değinmekte yarar görüyorum. Sahlins’in gözlemlerine göre ilkel toplum, genel kanının aksine bir yoksulluk, bir sefalet toplumu değil, bilakis bolluk toplumu. Ve bu toplumlar bir geçim ekonomisi olmaktan ziyade, kısa süreli bir üretimle toplumun maddi ihtiyaçlarını tam anlamıyla tatmin etmeyi başarabilen, aslında tam bir refah toplumu niteliğini taşıyor. Bu toplumlar, ihtiyaçlarını karşılayabildiği noktada ne ürün fazlasına, ne de gereğinden fazla çalışmaya ihtiyaç duyuyor. Toplumun bütün maddi ihtiyaçlarını, deyin ki tarımla olsun deyin ki avcılıkla, son derece sınırlı sürelerle karşılayabiliyor olmalarıyla da bu toplumlar, aslında birer boş zaman toplumu olduklarını da gösteriyor. Sahlins’in bu tanıları, Marcel Mauss’un Amerika kıtasındaki kabileler arasında karşılaşmış olduğu potlaç gibi etkinliklerle birleştirildiğinde, ilkel toplumların artı-ürün oluşturmaktan sürekli olarak kaçındığı, oluşturduğu noktada da bu artı-ürünü yok etme yolunda ek çabalar içine girdiklerini de saptamak mümkün. Biriktirmekten, artı-ürün oluşturmaktan kaçmanın ardındaysa, olası bir ekonomik temelli farklılaşmayı önleme kaygısı var. Bu çerçevede, ekonomik örgütlenmenin temel karakterinin bir tür büyüme karşıtlığı olarak okunabileceği ve bir yandan da iktisadi gereksinimlerin bütünüyle karşılandığı bu toplumlarda, şiddetin, bir nevi yarı-sürekli savaş hâlinin, yoksullukla, sefaletle, kaynak kıtlığıyla herhangi bir ilişkisi yok.
Ekonomik söylemi de bu açıklamalarla çürüttükten sonra Clastres, üçüncü olarak mübadeleci söylem olarak sınıflandırdığı Claude Levi-Strauss’un çözümlemelerini karşısına alıyor. Bir defa bu aşamada, Clastres’ın karşı çıktığı açıklama biçimleri içinde en çok Levi-Strauss’unkine değer verdiğini de söylememe izin verin. Zira Levi-Strauss, ne doğalcı söylemin başvurduğu biyolojik temelli açıklamalara prim veriyor, ne de ekonomist söylem gibi, birtakım önyargıları ya da büyük tarihsel anlatıları doğrulama çabasıyla yola çıkıyor. Levi-Strauss ilkel toplumun kültürel, toplumsal karakteriyle savaş hâli arasında bir ilişki arıyor. Ama yine de, sözünü ettiğimiz toplumlarda şiddetin, savaşın başlı başına özerk bir alan meydana getirdiğini de teşhis edemiyor. Levi-Strauss’un nazarında savaşlar, genel sistem içinde özel bir duruma karşılık geliyor. Şöyle ki: Levi-Strauss’a göre ilkel toplumlar arasındaki dış ilişkilerin, yani bir topluluğun diğer bir toplulukla ilişkisinin, temelinde mübadele, yani değiş tokuşu var. Bu değiş tokuş, mal ürün değiş tokuşu olduğu gibi, nişanlı - kadın değiş tokuşuna kadar da varabiliyor. Talihsiz ya da başarısız değiş tokuşlar söz konusu olduğunda da, ne yazık ki savaş devreye giriyor.
Aslında burada şunu belirtmem gerek: Her ne kadar Clastres doğalcı, ekonomist ve mübadeleci söylem şeklinde üç ayrı kategoride ele almış olsa da, bu üç açıklama biçiminin savaşa yaklaşımında, önemli bir ortaklık var. Bu ortaklık, ilkel toplumların birbiri arasındaki ilişkiyi iktisat zemininde, ihtiyaçlar üzerinden değerlendirmek olarak özetlenebilir. Oysa ki, az önce değindiğim Sahlins’in bolluk toplumu tezlerini de dikkate alırsak ele aldığımız toplumların başlıca ekonomik karakterinin kendi kendine yetme, otarşi ideali olduğunu da gözlemleyebiliyoruz. Bu durum -adı üstünde- bir ideal olduğu için yüzde yüz gerçekleşmiyor olabilir, ama en azından bu ideal üzerinden söyleyebileceğimiz ve Clastres’ın söylediği de şudur ki, ilkel ekonomide ticaretin rolü son derece sınırlıdır. Dolayısıyla savaşı da böyle bir ticaret mantığı üzerine oturtmaya çalışmak sonuç vermeyecektir.
Ve yine Clastres’ın eleştirdiği bu üç açıklama biçiminde de yankılanan şey az çok aynıdır ve her üç açıklama da öyle ya da böyle şunu söyler: Savaş kendi kendine hiçbir anlama sahip değildir. Savaşın kendiliğinden kurumsal bir boyutu yoktur. Savaş temel olana göre ikincildir. Arızîdir. Rastlantısaldır. Clastres’a göreyse ilkel toplum, en az mübadele alanı olduğu kadar da savaşın, şiddetin alanıdır ve “savaş olmaksızın ilkel toplum düşünülemez,” hatta savaşın, ilkel toplumların en temel siyasal gerçeği olduğu söylenmelidir. Peki neden? Clastres’ın bu soruya bu makalede verdiği yanıta geçmeden önce, Clastres’ın ilkellerde siyasete ilişkin olarak koyduğu bazı tanılara kısaca temas etmek daha iyi olur diye düşünüyorum.
Bir defa ilk elde ortaya konması gerekiyor ki, Clastres’ın ele aldığı toplumların temel özelliği, bu toplumların bölünmemiş olmasıdır. Bölünmemiş olması ne anlama geliyor? Toplum içinde iktidara sahip olanlar ve iktidardan yoksun olanlar gibi bir ayrımın olmaması anlamına geliyor. İktidarın toplumun bütününe yayılması anlamına geliyor. Nasıl ki Sahlins ve Lizot’un analizleri ekseninde bu toplumlarda ekonomik örgütlenmenin temel karakteri bir tür büyüme karşıtlığı ise bu toplumların siyasal karakterinin belirleyici niteliği ise bölünme karşıtlığı olarak karşımıza geliyor. Clastres’ın Devlete Karşı Toplum ve Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu başlıklı derlemelerinden de izlenebileceği gibi, bu toplumlar, iktidarın ayrışması tehdidi karşısında, tümden yok olmayı dahi göze alabilecek ölçüde bir direniş gösteriyorlar. Bir önderleri varsa da, bu önderin siyasal anlamda hükmedici bir nitelik kazanmamasına yönelik çok sayıda tedbir de kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Kendi içlerinde iktidarın bölünmesine karşı bu derece diken üstünde olan ilkel toplumların dış ilişkilerinde, yani diğer toplumlarla ilişkilerinde başlıca kaygıları da, diğer toplumlarla birleşme, bütünleşme kaygısı oluyor. Zira ilkel toplum, bir ve bütün olarak varlığını homojenliğine, bu homojenliğin getirdiği özerkliğe, eksiksizliğe borçlu olduğunu düşünüyor. Bir başka deyişle, ilkel toplumsal bünye, varlığının anlamını, çevresindeki diğer toplumlardan farklılığı üzerinden tanımlıyor. Kendi içinde, kendi başınayken toplumun sahip olduğu özerk bütünlüğün ve homojen birliğin en büyük tehdidi de, diğer bir toplumla, kendinden farklı bir toplumla birleşmek oluyor. Bu anlamda, ilkel toplumlar, bulundukları coğrafyada, dağınık, parçalı yapılar sergilemeye mecbur. Ama Clastres, bu parçalılığı, savaşa mecbur kalmanın nedeni olarak da ortaya koymuyor. Bu parçalılık savaşın nedeni değil, bilakis savaşın amacı. Savaş parçalı kalma, dağınık kalma, bu parçalılık içinde her bir toplum için geçerli olan özerk ve homojen varlığını koruma amacının bir ürünü yalnızca.
Clausewitz’in, “savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” demesine, Foucault’nun karşılığı “siyaset savaşın başka araçlarla devamıdır” olmuştu. Clastres da benzer bir tersyüz etmeyi Levi-Strauss’un “mübadele başarısız olduğunda savaş devreye girer” cümlesi üzerinden kurguluyor. Zira Clastres’a göre savaş mübadelenin talihsiz bir biçimi değil, bilakis mübadele savaşın bir taktiği. Bu anlamda ilkel toplumların birbiri aralarındaki mübadele ilişkilerinin, aslında bir tür savaş ittifakı kurmaktan başka bir amacı olmadığını dile getiriyor Clastres. Bu toplumlar arası sürekli savaş hali, belirli noktalarda ittifakı zaruret haline getiriyor. Kadın alış verişine uzanan mübadeleler de, aslında bu ittifakın ürünü.
Ek tartışma: “Clastres’ın sunduğu çözümlemenin bugünü, bugünün şiddetini anlamlandırmada ne gibi bir işlevi olabilir?”
(Akademik değil, hissiyat düzeyinde)
Şiddetin Uzun Yüzyılı kitabına John Keane, “Soykırıma varan savaşlar, bombalanan kentler, nükleer patlamalar, toplama kampları, kişilerin kendilerine kan ziyafetleri vermesi…” diyerek başlıyor ve kitap aynı cümlelerle tamamlanıyor. Yalnız sonda şöyle de bir ekleme var: “Şiddetin bu uzun yüzyılı boyunca birbirimize yaptıklarımızdan bizim de utanca kapılmamız gerekmez miydi?”
Evet, John Keane’in verdiği örnekler son derece geçerli. Hepsi de özel olarak analiz edilmesi gereken şiddet biçimleri. Ama şiddetin uzun yüzyılına dair “soykırıma varan savaşlar…” diye başlayan diziyi başka bir biçimde de kurgulamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Aklımdaki şöyle bir dizi: “Geometrik bir biçimde artan cinayetler, kimyasal madde bağımlılığı, sadomazoşist tarikatlar, işkence turizmi, çocuk fuhuşu, snufflar, intiharlar ve intiharlar…” İntihar ve şiddet deyince, etrafımdakilerin aklına iki konu geldi sadece: Birincisi intihar komandoları (canlı bombalar vs.), ikincisi de Türkiye'de, son yasal düzenlemeler sonrası törenin intihara mecbur bıraktığı kadınlar bağlamında. Oysa ki intiharın çok başka biçimleri ve nedenleri de var. Dünya Sağlık Örgütü’nün istatistiklerine göre, 1950’den bu yana intiharların sayısı % 60 oranında artmış durumda ve son 10 yılın verilerine bakıldığında, intihar oranının en yüksek olduğu yerler, bir eski doğu bloğu ülkeleri (ilk 5’i Litvanya, Rusya, Belarus gibi oluşturuyor); bu 5 ülkeden sonraki ülkelerin büyük çoğunluysa, Batı ve Orta Avrupa ülkeleri ve Kuzey Amerika’dan. Benim bildiğim en büyük sadomazoşit tarikatlardan biri İngiltere’de, biri Kanada’da, biri de ABD’de. İşkence turizminin başlıca hedef kitlesi ise, Batı ve Orta Avrupa ülkeleri. Özellikle de uzak doğudaki çocuk fuhuşunun asıl müşterilerinin kim olduğu da malum.
Demeye çalıştığım şu: Hepimiz İkinci Dünya Savaşı’na, holocost’a dair 10-20-30 film izlemişizdir. Ve hatta Vietnam’a dair de. Ama bir de Haneke’nin filmleri var. Modern bireyin, 20. ve 21. yüzyıl bireyinin, bireysel olarak şiddetle kurduğu ilişkinin aldığı, gerçekten tüyler ürpertici biçimler söz konusu. Bu, “şiddetten zevk alma” olarak basitleştirilebilecek bir durum da değil. Günden güne kişisel hayatlarımıza ve özel alanlarımıza çok daha fazla sirayet eden, kendi bedenimizle ve çoğu zamanda en yakınımızdaki insanın bedeniyle kurduğumuz yeni, katıksız bir şiddet hali var. Clastres’ın bu makalede ilkellere dair analizinde uyardığı biçimiyle, belirli bir ekonomik yetersizliğin ya da çözümsüzlüğün sonrasında karşımıza çıkan bir şiddet de değil bu çoğu zaman. Ya da Benjamin’in dikkat çektiği gibi, araç - amaç ikiliği içinden bakarak dokusunu kavrayabileceğimiz bir şiddet değil.
Malina’nın arkasındaki “faşizm iki insan arasında başlar” sözünü hatırlayın. Bu sözün üstüne biraz daha koymak gerekiyor belki: “Faşizm artık bizatihi kendimizle kurduğumuz ilişkide başlıyor.” Ve insanın kendi bedenine ve en yakınındaki insanın bedenine bu derece zarar verme eğilimi içinde olduğu başka bir zaman olmuş mudur, bilemiyorum.
“Clastres’ın sunduğu çözümlemenin, bugünü, bugünün şiddetini anlamlandırmada ne gibi bir işlevi olabilir?” Yanıtım şu: Bence Clastres’ın anlattığı ilkel toplumlar, kendilerini kurma, yaşatma ve şiddete başvurma biçimleriyle bugünün toplumlarına, modern ulus-devletlere hiç benzemiyor, ama modern bireylere, bizlere, kendimizi kurma, hayatımızı anlamlandırma biçimlerimize çok benziyor.
Clastres Üzerinden Yeniden Düzenlenen Pasajlar:
(İlkel toplum ifadelerini, modern birey olarak değiştirdim. Bakın.)
“Modern bireyin her şeyden önce reddettiği başkalarıyla özdeşleşmek, olduğu haliyle kendisini, varlığını ve farkını, kendini özerk bir Ben olarak düşünme gücünü kaybetmektir. Herkesin herkesle dostluğu, herkesin herkesle özdeşleşmesine yol açacağından tek tek bütün bireyler bireyselliğini kaybedecektir. … Özdeşlik mantığı bir tür eşitleştirici söyleme yol açacak ve herkesin herkesle dostluğunun parolası ‘Hepimiz aynıyız!’ olacaktır. Tek tek bütün Benler’in bir üst Biz’de birleşmesi, her özerk bireye özgü farkın yok edilmesi, Ben ile Başkası arasındaki ayrımı kaldırır; bu durumda yok olan modern bireyin kendisidir. … Öyle ki her modern birey kendini var olduğu gibi algılayabilmek için karşısında yabancının ya da düşmanın karşıt figürünü görmek ister; öyle ki şiddetin olabilirliği daha baştan modern bireye içkindir.”
“Modern bireyin aşırı bireyselleşmişliğinin şiddetin nedeni olduğu birçok kez yazıldı. … Oysa şiddet aşırı bireyselleşmenin sonucu değildir, bireyselleşme şiddetin sonucudur. Bireyselleşme, şiddetin sonucu değil, aynı zamanda amacıdır. Başka bir deyişle modern bireyin şiddeti, politik bir amacın aracıdır.”
Bireysel şiddet ve siyaset ilişkisine dair şöyle bir ekleme yapmama da izin verin. Modernleşme süreci, yine Keane’in çok güzel özetlediği biçimiyle, tipik olarak “cinayetten tiksinme, şiddet içeren saldırılardan kaçınma, eylemlerinden ahlâki sorumluluk duyma ve suçluluk duygusundan korkma gibi paylaşılan normları” kafalara yerleştirdi ve bu sayede de şiddetin, devlet tekeline geçmesine hizmet etti. Bireysel şiddetin belirli bir süredir sürekli ve sürekli yeni mecralar arayarak böyle bir yükselişe geçmesi, kuşkusuz anladığımız biçimiyle modern devletin temel karakteristiğinin aşınmasıyla da neden sonuç ilişkisi içinde okunmalı.
![]() |
| Pierre Clastres |
Kaynak: Pierre Clastres, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu, İstanbul, Ayrıntı, 172-206.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder