“Bugün,
ben bu satırları yazarken,” diyordu Engels Komünist
Manifesto’nun Almancadaki üçüncü baskısı için Londra’da kaleme aldığı
önsözde, “Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu hâlinde, tek
bayrak altında, tek bir ilk amaç için
-Enternasyonal’in 1866 Cenevre Kongresinde ve sonra tekrar 1889 Paris İşçi
Kongresinde ilan edildiği üzere sekiz saatlik normal iş gününün yasalaşması
için- seferber olmuş savaş güçlerini teftiş ediyor. Bugünkü görkemli manzara
bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine, bütün ülkelerin
işçilerinin bugün sahiden birleşmiş olduklarını gösterecektir. Keşke Marx bunu
kendi gözleriyle görmek için şimdi yanımda olsaydı!”
Engels bu metni 1 Mayıs 1890’da,
enternasyonal ölçekte ilk 1 Mayıs kutlamalarının yapıldığı günün akşamında
yazmıştı. Bu tarihte dünyanın birçok kentinin meydanları, caddeleri, bütün
ülkelerin işçilerinin birleşip taleplerini ayrı mekânlarda da olsa tek bir sese
dönüştürdüğü görkemli gösterilere tanıklık ediyordu. Karl Marx’ın kızı Eleanor
Marx Aveling’in de katılmış olduğu ve Engels’e de büyük coşku veren Londra’daki
eylemler için Times, “modern çağın en
görkemli gösterisi” başlığını kullanmıştı. 2 Mayıs 1890 baskısının ilk
sayfasını bütünüyle 1 Mayıs kutlamalarına ayıran New York World’de “dünyanın her yerinde, bütün ticaret
merkezlerindeki işçiler, sekiz saatlik işgünü talebini dile getirdi,” ifadeleri
yer alıyordu. Sosyalist Arbeiter-Zeitung
ise, bütün uygar dünyanın, milyonlarca ve milyonlarca proleteri bir araya
toplayan tek bir gösteri alanına dönüştüğünü söylüyordu.
Gösterileri örgütleyenler (Amerikan İşçi
Federasyonu ve II. Enternasyonal), aslında 1 Mayıs 1890’da bu derece büyük
çaplı ve geniş katılımlı bir hareket beklemiyordu; çalışma süresinin sekiz
saate düşürülmesi talebiyle girilen kitlesel grev, ilk başta “bir kerelik bir
eylem” olarak öngörülmüştü. Ne var ki dünya ölçeğinde büyük bir kenetlenmeyi
sağlayan bu gösteriler, seküler dünyanın ilk ve halen en büyük uluslararası
bayramının da doğumunu müjdeliyordu. Aradan geçen 120 yılı aşkın sürede
taleplerin boyutu da, niteliği de önemli değişimler geçirdi. İlk 1 Mayıslar,
daha insani çalışma koşulları için bir tür toplu haykırıştı. Birinci Dünya
Savaşı sonrasındaysa, 1 Mayıs kutlamaları devrimci proletaryanın gövde
gösterisine dönüştü. Büyük çaplı ekonomik krizler, meydanları işçilerden alıp
işsizlere bıraktı. Sosyal devlet politikaları ve tripartist sendikalarla yine
aynı meydanlar, kitlesel pazarlık masaları hâlini aldı…
ENTERNASYONALDEN
NASYONALE: DÜNYADA 1 MAYIS
1
Mayıs 1890 tarihindeki eylemler, 14-21 Temmuz 1889 tarihlerinde Paris’te
toplanan II. Enternasyonalin aldığı karar doğrultusunda gerçekleştirilmiş olsa
da, aslında 1 Mayıs 1890’da örgütlü bir direniş gerçekleştirmeye yönelik ilk
karar, II. Enternasyonalin toplanmasından altı ay kadar önce, okyanusun öteki
tarafında, Amerikan İşçi Federasyonunun (American
Federation of Labor, AFL) St. Louis’de gerçekleştirdiği kongrede alınmıştı.
Tarih olarak 1 Mayıs’ın seçilmesi, rastlantı değildi. Birleşik Devletler’de
1860larda ortaya çıkmış olan sekiz saatlik işgününü elde etmeye yönelik
örgütsel çabaların maruz kaldığı en talihsiz, en acı olaylar, 1 Mayıs 1890’dan
tam dört yıl önce Chicago’da cereyan etmişti.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında bütün
dünya işçilerinin başlıca talebi, çalışma süresinin sekiz saate indirilmesiydi ve bu talep, 1866’da Cenevre’de toplanan I. Enternasyonalde de
benimsenmişti: “İşgücünün yasal olarak sınırlanması, işçi sınıfının kurtuluşuna
yönelik bütün diğer çabaları ikinci plana atacak başlıca koşuldur.” Gerek
ABD’de gerekse Avrupa’da bu yönde belirli hukuki kazanımlar elde edilmiş olsa
da, söz konusu kazanımların fiiliyata yansıması son derece sınırlıydı. Hukuki alandaki mücadelenin beklenen sonucu
getirmemesi, ABD ve Kanada Örgütlü Sendikalar Federasyonunu 1 Mayıs 1886 günü,
sekiz saatlik işgününe pratik işlerlik
kazandırma kararı almaya götürdü. Sendikalar içindeki anarşist
temsilcilerin de yoğun faaliyetleriyle geniş çaplı bir örgütlenme sağlandı ve
kitlesel eylem hazırlıklarının oluşturduğu atmosfer, bütün fabrika ve
atölyelere yayıldı.
1886 Mayısının ilk günü,
ABD’nin birçok kentinde her renk ve milliyetten yüz binlerce işçi, üretimi
askıya aldı ve sokakları doldurdu. Grevin ikinci günündeyse birçok yerde
katılım yükselmişti ve o gün basılan gazeteler, örgütlü işçi hareketinin zafere
doğru emin adımlarla yürüdüğünü yazıyordu. Gösteriler çoğunlukla hükümet
güçlerinin gözetiminde gerçekleşiyordu ve eylemlerin ilk iki günü, kayda değer
büyüklükte bir çatışmaya sahne olmamıştı. Ne var ki eylemlerin üçüncü gününde,
McCormick Harvester Fabrikasında örgütlenen eylemlerde polis, müdahalenin
dozunu artırdı ve gösterilerde dört işçi yaşamını yitirdi. Bu olaya bizzat
tanıklık eden Merkezi İşçi Birliği temsilcisi ve Arbeiter-Zeitung gazetesi editörü Arthur Spies, bütün Chicago
işçilerini polis vahşetine karşı seslerini yükseltmeye davet etti.
McCormick’te yaşananları
protesto etmek üzere, 4 Mayıs günü üç bin kadar işçi saat 19.30’da Haymarket
meydanında bir araya geldi; barışçıl bir atmosferde bildiriler okundu,
konuşmalar yapıldı, marşlar söylendi. Ancak mitingin sonuna gelindiğinde,
polisler eylem alanına girip kalan az sayıdaki kişinin oluşturduğu topluluğu
çepeçevre sardı. O sırada, halen kaynağı bilinmeyen bir bomba, eylem meydanında
patladı. Patlama sonucunda biri olay yerinde olmak üzere yedi polis can verdi.
Haymarket’ta yaşananların
ardından 5 Mayıs sabahı Belediye Başkanı sıkıyönetim ilân etti. Gösterilerle
ilişkili - ilişkisiz çok sayıda kişi tutuklandı. Bu kişilerden sekizi, 4 Mayıs
akşamı polis memuru Mathias J. Degan’ın ölümüyle suçlandı ve duruşma günü 21
Haziran olarak belirlendi. Duruşmada yargılanan Parsons, Engel, Spies ve
Fisher, “Kara Cuma” olarak hatırlanacak 11 Kasım 1887’de idam edildi; Lingg ise
cezaevindeki hücresinde ölü bulundu. Spies’ın son sözleri, sonradan Haymarket
Anıtı’na da kazındı: “Sessizliğimizin, bugün boğacağınız seslerden daha güçlü
olduğu bir zaman gelecektir.”
Haymarket gösterileri, enternasyonal
anlamda işçiler açısından belirli geleneklerin oluşmasına zemin teşkil etmiş
olduğu gibi, hükümet güçleri için de kimi karşı koyma tekniklerinin öncüsü
oldu. Sonraki yıllardaki birçok 1 Mayıs gösterisi -Türkiye’de 1977 yılında
yaşananlar gibi- kaynağı bir türlü tespit edilemeyen bombalarla, yaylım
ateşleriyle kana bulandı. Çoğunlukla da bu saldırıların sorumluluğu,
göstericilerin kendilerine yüklenmeye çalışıldı. Aynı zamanda Haymarket’tan
başlayarak yine dünyanın birçok bölgesindeki 1 Mayıs gösterileri, adeta birer
‘sıkıyönetim ilân etme’ ve ‘olağanüstü hâle zemin oluşturma’ makinesi gibi de
çalışır oldular. XIX. yüzyıl Amerikası’ndan XXI. yüzyıl Türkiyesi’ne, 1 Mayıs
ritüelinin hep böyle de bir işlevi olageldi. 1 Mayıslar, hukukun ‘hukuku’
korumak adına askıya alındığı, egemenin işlediği her türlü cinayetin ve her
türlü aşırı müdahalenin ya da sıkıyönetim ilanının meşru bir hâl aldığı,
kentlerin Agambenci anlamda kamplaştığı, hukuk ve siyasetin eşik bölgesinde
konumlandı.
Haymarket gösterileri
sonrasında yaşananlar, ABD’deki işçi hareketinin yaklaşık iki yıl süreyle içine
kapanmasına yol açtı. 1888 yılında, artık Amerika İşçi Federasyonu (AFL) adını
almış olan sendikalar birliği sessizliği bozma kararı aldı. Öncelikle bölgeler
düzeyinde küçük çaplı eylemler örgütlenecek, hareket 1886’da yaşananların
dördüncü yıldönümünde, 1 Mayıs 1890 tarihinde düzenlenecek kitlesel grevle,
doruğa ulaşacaktı. Paris ise 1889 yazında, Fransız Devriminin yüzüncü yılını
fuarlar, festivaller ve kongreler düzenleyerek kutluyordu. Bu kongrelerden biri
de, II. Enternasyonal’i de kuracak olan 400 delegenin oluşturduğu Marksist
Uluslararası Sosyalist Kongreydi. AFL Başkanı Samuel Gompers, Kongreye 1 Mayıs
1890 tarihinde enternasyonal bir direniş sergilenmesine yönelik bir çağrı
mektubu gönderdi. Bu mektup uyarınca ve Raymond Lavigne’in önerisiyle 20 Temmuz
1889’da Kongrede oybirliğiyle şu karar alındı:
“Belirlenmiş
olan tarihte, bütün ülkelerde ve bütün şehirlerde, aynı zamanda milletlerarası
bir gösteri aracılığı ile, emekçiler, sekiz saatlik işgününü kabul etmesi ve
Paris Kongresinin öteki kararlarını uygulaması için resmi makamları
zorlayacaklardır. Amerikan Emek Federasyonu, 1 Mayıs 1890 tarihinde buna benzer
bir gösteri yapılması hususunda karar vermiş olduğundan, aynı tarih,
enternasyonal gösterinin yapılma tarihi olarak da kabul edilmiştir. Çeşitli
milletlere mensup emekçiler, bu gösteriyi, kendi ülkelerinin özel şartlarını ve
durumlarını göz önünde tutarak tertipleyecektir.”
1 Mayıs 1890’da, ABD’nin
yanı sıra Avrupa’nın da birçok kentinde caddeler, sokaklar karnaval alanına
dönüştürüldü. New York, Chicago, Londra, Paris, Berlin, Madrid, Varşova,
Kopenhag, Budapeşte, Amsterdam, Cenevre ve daha birçok sınaî merkez, işçilerin
üretime ara vermesine ve sekiz saatlik işgünü taleplerini kitlesel olarak dile
getirmesine tanık oldu. Eylemler ABD ve Avrupa’yla da sınırlı
kalmadı. İşçilerin taleplerine Avustralya’nın Sydney ve Melbourne kentleri de
destek verdi. Havana’da ise, İşçi Kulübü’nün (Circulo te Trabajadores) önderliğinde kitlesel yürüyüşler
düzenlendi.
Marx ve Engels’in 1848’teki dilekleri
gerçekleşmiş, AFL ve II. Enternasyonal’in aldığı kararlarla, dünyanın bütün
işçileri, “bir günlüğüne de olsa” birleşmişti.
Başlangıçta “bir kerelik bir eylem”
olması öngörülen 1 Mayıs’ın dünya ölçeğinde böylesine bir kenetlenmeyi mümkün
kılması, 1 Mayıs’ın kurumsallaşmasına ve süreklilik kazanmasına yönelik
kampanyaları da beraberinde getirdi. Dünya işçileri, kendi güçlerini yeniden
hissetmek ve seslerini daha da yüksek bir biçimde duyurmak için büyük
hazırlıklar içine girmişti. 26 Nisan 1891 tarihli The People’ın manşeti, oluşan atmosferi özetliyordu: “1 Mayıs
yaklaşırken hükümetler titriyor.” Bu
titreyişin kötü sonuçlar doğurabileceği açıktı ve bu nedenle İngiltere ve
Almanya’daki 1 Mayıs kutlamaları, Pazar gününe denk gelen 3 Mayıs’a alındı.
Eylemlerin 1 Mayıs’ta gerçekleştirildiği Roma ve Floransa’da ise bir işçi öldü,
çok sayıda işçi yaralandı. Paris’teki gösterilere askerlerin ve polislerin
müdahalesi daha da sert oldu; üç işçi hayatını kaybetti. Macaristan’ın Oraskaza
kenti ise, işçiler ile askerler arasında bir haftayı aşan çatışmalara sahne
oldu ve sıkıyönetim ilanıyla sonuçlandı.
Yüzyılın sonuna kadarki gösteriler, kimi
yıl daha dingin kimi yıl daha coşkulu bir biçimde devam etti ve bu dönemde
Avrupa’daki eylemlerde işçiler ile güvenlik güçleri arasında büyük çatışmalar
yaşanmadı. Söz konusu yıllarda, aynı zamanda 1 Mayıs’a özgü gelenekler de yavaş
yavaş biçimlenmeye başladı. Kırmızı renk giyme geleneği de, bu yıllarda ortaya
çıktı ve eylemlere katılanlar bütünüyle kırmızı giyinmeseler de, üzerlerinde
kırmızı renkte bir mendil, bir düğme bulundurur oldular. Sosyalist gazeteler, 1
Mayıs için özel baskılar çıkarıyordu ve yıllar geçtikçe Hyde Park gibi belirli
alanlar, 1 Mayıs eylemleriyle birlikte anılır hâle geliyordu. 1 Mayıs’ın asıl
sahibi olarak nitelendirilebilecek ABD’de ise, XX. yüzyılla birlikte 1 Mayıs,
Avrupa’ya özgü, Avrupa tipi bir direniş olarak görülmeye başlandı ve işçiler,
bütün etkinliklerini Eylül ayının ilk Pazartesisi kutladıkları İşçi Günü’ne kaydırdı.
1905’te Varşova ve St. Petersburg’daki eylemlerde onlarca işçi yaşamlarını
yitirdi. 1909’da Buenos Aires’te, 1910’daysa Paris’te gösteriler, hükümet
güçlerinin verdiği sert karşılıklarla bastırıldı. I. Dünya Savaşı’na gelinirken
1 Mayıs coşkusu, Güney Amerika ülkelerine ve Osmanlı Devleti’ne de sirayet
etti. Barışın son yıllarındaki en görkemli gösterilerse Rusya’da
gerçekleşiyordu.
I. Dünya Savaşı’yla birlikte, 1 Mayıs
eylemlerinin misyonunda da belirli ölçüde bir değişim yaşandı. Özellikle Almanya,
İspanya ve İsviçre’de savaş ve militarizm karşıtlığı, gösterilerin merkezine
oturdu. 1 Mayıs’a yüklenmiş olan anlamdaki asıl değişimse, 1917 Ekimi’nde
yaşanan Rus Bolşevik Devrimi’yle gerçekleşti. 1918 1 Mayısında neredeyse bütün
alanlar, “Yaşasın Rusya, yaşasın sosyalizm!..” sloganlarıyla inliyordu. Nasıl
ki proletaryanın nazarında 1 Mayıs belirli bir anlam değişimine uğramışsa,
hükümet güçleri için de benzer bir durum söz konusuydu ve 1918’den 1920lerin
sonuna kadar, Avrupa’nın ve 1 Mayıs ruhunu yeniden canlandırmaya çalışan
ABD’nin birçok meydanı görkemli gösterilerle birlikte, büyük çatışmalara da
sahne oldu. 1 Mayıs 1919 arifesinde ABD hükümeti ve gazeteler, “Bolşevik
Komplosu”, “Kızıl Tuzak” gibi sloganlarla halkın belirli bir bölümünü 1 Mayıs’a
karşı galeyana getirmeyi başardı ve New York, Detroit ve Boston’daki
göstericiler, bu kez karşılarında asker ve polisin yanı sıra sivil halkı da
buldu. Benzer şekilde Roma’daki 1 Mayıslarda da artık devrimci proleterlerin
karşı cephesinde Mussolini’nin siyah gömlekli squadrismoları yer alıyordu. İşçi hareketini bastırmaya yönelik
çabalar boyut değiştirmiş olsa da, Ekim Devriminden büyük bunalıma kadarki
10-12 yıllık dönemde, Japonya’dan Kanada’ya, Hindistan’dan Güney Amerika’ya,
neredeyse bütün büyük kentlerde 1 Mayıs alanları, kızıl bayraklarla, Marx ve
Lenin’in posterleriyle süsleniyor, devrimci marşlar sanayileşmiş dünyanın
sokaklarında yankılanıyordu.
1930lara gelindiğindeyse, meydanlar
artık proleterlerin değil, işsizlerin olmuştu. Zira 1929’da başlayan ekonomik
daralma sonucunda, kapitalist dünya tarihinin en büyük işten çıkarma dalgası
yaşandı. 1932’ye gelindiğinde Almanya’da 4 milyon, 1933’teyse ABD’de 15 milyon
işsiz vardı ve Clara Zetkin’in de belirttiği gibi artık 1 Mayıs, bir tür Açlık
Günü’ne dönüşmüştü.
İşsizliğin bu boyutlara varması, dünyanın birçok yerindeki çalışanların
meydanları doldurmaktan yana çekingen bir tavır almasına yol açtı. O dönemde 1
Mayıslar, daha çok iş ya da işsizlik sigortası taleplerinin dile getirildiği ve
kutlama havasından neredeyse bütünüyle uzaklaşmış gösterilere sahne oldu. II.
Dünya Savaşı arifesindeki gösterilerdeyse, hedef tahtasında faşizm ve nasyonal
sosyalizm vardı. Aynı hava savaş süresince de devam etti; 1 Mayıslar
meydanlarda değil fabrikalarda, “faşist orduların yok edilmesi için silahlar
üreterek”
kutlandı.
II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Batı
Avrupa’daki hükümetlerin birincil önceliği, SSCB’de doğup savaş sonrasında
hızla yayılma gösteren sosyalizm tehdidini, ulusal ölçekte ortadan kaldırmaktı.
Bu nedenle başta İngiltere ve ABD olmak üzere, birçok ülkede 1 Mayıs
kutlamalarını engellemeye yönelik olarak büyük tedbirler alındı, yasaklar
kondu. Bu türden yasakların yanı sıra, belirli bir ekonomik refah ortamının
oluşması ve paylaşım sorunlarını azaltmaya yönelik sosyal devlet politikaları,
sözü edilen ülkelerdeki işçi sınıfının devrimci enerjisinin büyük ölçüde
soğurulmasına katkı sağladı. ABD haricindeki ülkelerdeki 1 Mayıs geleneği
belirli ölçüde korunmuş olsa da, ‘60ların ikinci yarısına kadarki gösterilerin
başlıca adresi, sosyalist ülkeler olmuştu. Bir yandan da, son derece anlamlı
bir şekilde, Avrupa’nın birçok ülkesinde 1 Mayıs, “İşçi Bayramı” olarak resmî
tatil ilan ediliyordu. Vietnam işgaliyle birlikte Batı Avrupa’da ve kısmen
ABD’de, yeni bir hareket dinamiği ortaya çıktı. Paris’teki öğrencilerin 1 Mayıs
1968’den başlayarak gerçekleştirdiği eylemler, dalga dalga bütün dünyaya yayıldı.
Söz konusu eylemler bugün çoğunlukla bir öğrenci hareketi olarak anılıyor olsa
da, Louis Althusser’in dikkat çektiği gibi, 68 Mayısındaki gösterilerde 9
milyon işçi de boy göstermişti.
KUTLAMADAN ANMAYA:
TÜRKİYE’DE 1 MAYISLAR
ABD’de,
sekiz saatlik işgünü taleplerini dile getirme kaygısının yanı sıra, Haymarket
şehitlerini anma amacı taşıyan ve II. Enternasyonal’in kararıyla dünya ölçeğine
yayılan 1 Mayıs gösterileri, 1900lü yıllara gelindiğinde anma karakterinden
arınıp tam bir kutlama, bayram hâlini almıştı. Türkiye’deyse I. Dünya Savaşı
öncesinde bir kutlama olarak başlayan 1 Mayıslar, 1977’de yaşanan katliamla birlikte
kutlama niteliğinden çıkıp uzunca bir süre, Taksim şehitlerini anma misyonunu üstlenecekti.
II. Meşrutiyet’in ilânıyla (1908)
birlikte, Osmanlı’daki işçi hareketlerinde belirli bir canlanma gözlemlenmeye
başlamıştı. Üsküp, Selanik ve İstanbul gibi merkezlerde, işçiler bir yandan
örgütleniyor, bir yandan da küçük ölçekte grevlere gidiyordu. İşçi
hareketindeki bu gelişmeler paralelinde, Osmanlı’da ilk 1 Mayıs kutlaması, 1909
yılında Üsküp ve Selanik’te gerçekleştirildi. 1 Mayıs’ın enternasyonal karakterine
son derece uygun bir biçimde, Üsküp’teki gösterilerde, Bulgar, Türk, Yunan,
Sırp kökenli yüzlerce işçi Osmanlı sınırları içinde yaşayanlara seçme - seçilme
hakkı tanınması, işçilere sağlanan olanakların iyileştirilmesi gibi taleplerini
haykırmak için meydanlarda bir araya geldi. Çoğunlukla tütün, liman ve pamuk
işçilerinin bir araya geldiği Selanik’te de Bulgar sosyal demokratları benzer
talepleri, bildiriler yoluyla dile getirdiler. 1910 1 Mayısı, bütün baskı ve
engellemelere karşın, bir yıl öncesine kıyasla çok daha fazla bölgede kutlandı.
1911’de Selanik’te gerçekleşen kutlamalarda, Türk, Yunan, Bulgar, Sırp ve
Yahudi kökenli, 3000’e yakın işçi yer aldı. İstanbul’daki ilk 1 Mayıs kutlaması
ise, 1912 yılında Pangaltı’da gerçekleştirildi. Dersaadet Tecebbuat-ı İçtimaiye
Cemiyeti (Toplumsal İncelemeler Derneği) ve bu cemiyete bağlı işçi derneklerinin
Belvü Bahçesinde bir araya geldiği gösteriler, gazetelere şöyle yansımıştı:
“Şehrimizde işçi
bayramı dün işçilerce tesit edilmiştir. Şirketi Hayriye, Haliç ve Tramvay
Şirketleri ameleleri çalışmadıklarından vesaiti nakliyenin büyük kısmı muallat
kalmıştır. Ameleden bir kısmı bayramlarını tesit için mavi işçi gömlekleri,
kırmızı boyunbağı taktıkları gibi hepsi de kırmızı rozetlere hamil idiler.
Amelenin bindiği bazı otomobillere de kırmızı bayrak takılmıştı.”
1913’ten başlayarak I. Dünya Savaşı’nın sonuna
kadarki dönemde Osmanlı topraklarında 1 Mayıs kutlamaları gerçekleştirilemedi.
Mütareke ve Kurtuluş Savaşı dönemindeyse 1 Mayıs meydanları, başta İstanbul ve İzmir’de
olmak üzere, işgal güçlerine karşı yoğun protestolara, hatta silahlı
gösterilere sahne oldu. Savaş sonrasında İstanbul’daki ilk kutlama 1920 yılında
yapıldı. Haliç’te toplanan göstericiler, Beyoğlu’na kadar uzun bir kortej
oluşturdular. Ne tramvayların ne de vapurların çalıştığı o tarihte, Türkiye
Sosyalist Fırkası’nın (TSF) Babıâli’deki merkez binasına kızıl bayraklar
çekildi, Beynelmilel Marşı çalındı. İşgal kuvvetlerinin, işçilerin tatil
yapmasının askerî suç addedileceği ve faillerinin askerî mahkemede
yargılanacağı tehditlerine rağmen 1921 İstanbulu’nda yine Türkiye Sosyalist
Fırkası (TSF) liderliğinde büyük çaplı gösteriler gerçekleştirildi. “Tramvay,
vapur ve bazı fabrikalarda çalışan işçiler iş bıraktı. Kâğıthane’de
gerçekleştirilen kutlamalarda işçi marşları çalındı, 1 Mayıs’a özgü kıyafet ve
aksesuarlar takıldı, işçiler birbirleriyle bayramlaştı. İşçiler o gün içki
içmeyi kendilerine yasakladı. TSF ‘Mayıs’ın 1. günü amelenin en mukaddes bayram
günüdür. Bu mukaddes bayram gününün kutlanması bütün amele için bir vazifedir.’
diye açıklama yaptı.”
1922’deki törenler ise, Ankara ve İzmir’e yayılmıştı. Özellikle Avrupa’daki
meydanlarda işçiler devrim ve sosyalizm sloganları atarken Türkiye
topraklarında kitleler, istiklâl mücadelesine, Mustafa Kemal’e ve Ankara
meclisine destek vermek üzere gösteriler yapıyordu. İstanbul’daysa, işçi
örgütlerinin oluşturduğu 1 Mayıs Komisyonu’nun öncülüğündeki kutlamaların
adresi, yine Kâğıthane’ydi. Sultanahmet Meydanı’nda toplanan işçi ve emekçiler,
bando mızıka eşliğinde yürüyüşe geçtiler ve Galata’da başka bir grupla birleşip
Kâğıthane’yi bayram alanına dönüştürdüler.
17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde
toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde 1 Mayıs tarihi, işçi delegasyonunun önerisi
doğrultusunda “İşçi Bayramı” olarak kabul edildi.
Ancak 1 Mayıs’ın bayram olarak kabulü, hükümetler tarafından hayata
geçirilmedi. 1923 1 Mayısında İstanbul, Ankara, İzmir ve Adapazarı’nda, yerli
ve yabancı işletmelerde işçiler greve çıktı. İstanbul’daki iki ayrı kutlamadan
biri, İstanbul Umum Amele Birliği tarafından örgütlendi ve bu kutlamalarda, bir
yandan Ankara hükümetine ve Enternasyonal’e kutlama mesajları gönderilirken
diğer yandan mesai kanunun çıkarılma yönünde talepler dile getirildi. İstanbul’daki
diğer kutlama ise, Mürettibin Cemiyeti ve Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın
(TİÇSF) düzenlendiği toplantıyla yapıldı. Toplantıda, İzmir İktisat
Kongresi’nde belirlenen ilkelerin hayata geçirilmesi için çabaların
yoğunlaştırılması kararı alındı. Fakat
bu toplantı sonrasında, TİÇSF ve bazı siyasal çevrelere yönelik tutuklama
operasyonları başlatıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet ise, 1924 yılında kitlesel 1
Mayıs kutlamalarına yasak getirecekti.
Yasağa rağmen, 1924 1 Mayısında İstanbul’da
Türkiye Umum Amele Birliği Genel Merkezi önünde bir toplantı gerçekleştirildi.
Benzer şekilde, Ankara’da da İmalat-ı Harbiye işçileri yaptıkları toplantılarla
1 Mayıs’ı kutladılar. 1924 yılında gerçekleşen bu kitlesel gösteriler
sonrasında Türkiye 1 Mayısları, yarım yüzyıllık bir sessizliğe gömüldü. 1925
Şubatında yaşanan Şeyh Sait İsyanı gerekçe gösterilerek 4 Mart tarihinde
Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla birlikte, her türlü muhalif oluşuma
ve basına karşı yoğun kovuşturmalar kendini gösterdi; her türlü işçi hareketi
de fiilen engellendi. Nâzım Hikmet’in de ülke topraklarını terk etmek durumunda
kaldığı bu tarihlerde, şairin üyesi olduğu Türkiye Komünist Partisi’nin 38
üyesi, 1 Mayıs bildirileri dağıtmak suçuyla yargılandılar ve 7 ilâ 15 yıl hüküm
giydiler. 1 Mayıs’ı kutlamalarına izin verilen Amele Teali Cemiyeti’nin yaptığı
toplantı sonrasında cemiyetin de birçok yöneticisi tutuklanıp İstiklâl
Mahkemelerinde yargılandı. Aynı olay, 1927 1 Mayısında da yaşandı; yine Amele
Teali Cemiyeti’ne kutlama yapma ayrıcalığı tanındı ve Kâğıthane’de yapılan ve
son derece barışçıl bir ortamda tezahür eden bu kutlamalar sonrasında, yine
gösterilere katılan birçok işçi cezalandırıldı ve işten çıkartıldı. İzmir
İktisat Kongresi’nde ilân edilmiş olduğu hâlde Takrir-i Sükûn Kanunu’yla
birlikte 1 Mayıs’ın İşçi Bayramı olarak kabulü, fiilî olarak ortadan kalkmış
oldu. 27/5/1935 tarihli ve 2739 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında
Kanun’la da birlikte 1 Mayıs günü, “Bahar ve Çiçek Bayramı” adıyla tatil ilân
edildi. 1951’e kadar işçiler bu gün için ücret alamazlarken 1951’de yapılan
mevzuat düzenlemesiyle işçilere yarım yevmiye ödenmeye başlandı; 1956’dan
itibaren ise tam ücret ödendi.
1930lardan başlayarak 40larda ve
50lerde, kitlesel 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmedi. Gerek Cumhuriyet Halk
Partisi gerekse Demokrat Parti dönemlerinde 1 Mayıs öncesinde, yoğun çaplı
gözaltına alma ve tutuklama operasyonlarına başvuruldu. Yine de bu tarihlerde,
İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok merkezde işçiler, salon
toplantıları şeklinde gizli organizasyonlar yoluyla 1 Mayıs geleneğini
sürdürmeye çalıştılar.
1960larla birlikteyse işçi sınıfı
ağırlığını giderek hissettirmeye başladı. 100 binin üzerinde işçi, 31 Aralık
1961’de, İstanbul Saraçhane’de Türkiye’nin o tarihe kadarki en büyük işçi
eylemini gerçekleştirdi. Bu eylemde işçiler, sendikalaşma, grev ve toplu
sözleşme taleplerini dile getirdiler. 28 Ocak 1963 tarihinde ise, Türkiye’deki
sınıf mücadeleleri içinde özel bir yeri olan KAVEL fabrikası işçilerinin grevi
gerçekleşti. 220 işçinin çalıştığı bu fabrikadaki grev, polis ile işçiler
arasında son derece sert çatışmalara sahne oldu. İşçi sınıfının direniş gücünü
yükseltmesi, dönemin iktidarını sendikalar yasası önergesi ile toplu sözleşme,
grev ve lokavt yasası önergesi hazırlamaya mecbur bıraktı; ne var ki bu
önergeler uzunca bir süre TBMM’den geçemedi. Nihayet 24 Temmuz 1963 tarihinde,
274 sayılı “Sendikalar Kanunu” ile 275 sayılı “Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve
Lokavt Kanunu” yürürlüğe girdi. Bu kanunlarla işçi sınıfının kazanımlarının ne
ölçüde büyük olduğu tartışmalı olsa da, dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit,
‘işçi dostu’ ya da ‘işçi babası’ gibi payelerle onurlandırıldı.
Yine bu iki kanunun yürürlüğe girdiği 24 Temmuz tarihi, “İşçi Bayramı” olarak
ilân edildi. 27 Mayıs sonrasında, her ne kadar kitlesel gösteriler yapılamamış
olsa da, 1 Mayıslar lokal düzeyde, küçük gruplar tarafından kutlandı. Bu dönemde,
40larda ve 50lerde hükümet güçlerinin sıklıkla başvurduğu, 1 Mayıs öncesi
gözaltına alma ve tutuklama operasyonlarına da ara verildi. 1965-67 döneminde,
işçi sendikalarının ortak hareket etme yönünde çabaları da belirli sonuçlar
verdi. 1966’da Temmuzunda “Sendikalar Dayanışma Konseyi” (SADA) oluşturuldu; 12
Şubat 1967’de ise, Türk-İş’ten geçici olarak ihraç edilen üç sendika, Bağımsız
Gıda-İş Sendikası ve Zonguldak’taki Türkiye Maden İşçileri Sendikası “Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu”nu (DİSK) kurma kararı aldı.
12 Mart 1971’deki askerî darbe ise, işçi
sınıfının ve işçi örgütlenmelerinin üstüne adeta kâbus gibi çöktü. Özellikle
1974’e kadarki dönemde, yoğun işten çıkarmaların yanı sıra, her türlü toplumsal
muhalefeti bastırma yolunda çok sert müdahalelere başvuruldu. 1974’ten
başlayarak hızla yükselen toplumsal muhalefetin de etkisiyle, yarım yüzyıllık
bir aradan sonra ilk açık 1 Mayıs kutlaması, 1975 yılında Türkiye Sosyalist
İşçi Partisi’nin (TSİP) öncülüğünde Tepebaşı Gazinosu’nda yapıldı. 1 Mayıs’ın
kitlesel düzeyde ve meydanlarda yeniden kutlandığını görmek için 1976’yı
beklemek gerekiyordu. 1 Mayıs 1976 tarihinde, DİSK’in Beşiktaş’tan başlattığı
yürüyüşe Türk-İş üyesi sendikaların yanı sıra bağımsız sendikalar ve çeşitli
demokratik kitle örgütleri de iştirak etti. Yürüyüş sonrasında Taksim
Meydanı’nda gerçekleştirilen gösterilerde yarım milyona yakın kişi, bir yandan
işçilerin taleplerini dile getirirken bir yandan da “yaşasın devrim, yaşasın
sosyalizm” sloganları atıyordu.
1977 1 Mayısındaki gösteriler, yine
DİSK’in önderliğinde, Türk-İş üyesi sendikaların ve çeşitli demokratik kitle
örgütlerinin katılımıyla organize edildi. İstanbul’un farklı bölgelerinde
toplanarak yürüyüşe geçen gruplar, Taksim Meydanı’nda bir araya geldi. Ne var
ki Haymarket gösterilerine benzer bir biçimde, kaynağı ilk anda anlaşılamayan
bir yerden kitlelerin üzerine yaylım ateşi açıldı. Açılan ateş ve yaşanan panik
sonucunda 37 gösterici hayatını kaybetti ve yüzlerce kişi yaralandı. Gösteriler
sonrasında hükümet güçleri ve basın, olayları sol örgütlerin kendi aralarındaki
iktidar çekişmelerinin ürünü olarak gösterdi. Zaman her ne kadar söz konusu
yaylım ateşinin sorumluların hükümet güçleri olduğunu ortaya koymuş olsa da,
aslında ‘77 yılındaki sol grupların birbirileri arasındaki gerilim, böyle bir iftirayı
da inanılır kılacak düzeydeydi.
Nitekim “Kanlı 1 Mayıs” olarak anılan ‘77 gösterileri sonrasında birçok sol
siyasal grup da, olaylardan ötürü bir diğerini suçlamaktan geri kalmadı.
Yaşananlar, genel kamuoyunda sol harekete duyulan antipatiyi güçlendirecek
şekilde incelikle işlendi. Yeni Asya gazetesinin Taksim’deki katliam
için atmış olduğu “Sol işte budur!” manşeti, oluşturulmaya
çalışılan havayı açık bir biçimde özetliyordu. Yine Taksim’de yaşananlar, 12
Eylül askerî darbesine kadar varan şiddet ve terörün yaygınlaştırılması
sürecindeki kışkırtma ve hedef gösterme çabalarına model teşkil edecekti.
“Kanlı 1 Mayıs” sonrasında Türkiye’deki
1 Mayıs gösterilerinin karakterinde temel birtakım dönüşümler yaşandı. 1
Mayıslar, işçilerin taleplerini dile getirme ve devrimci dinamizmlerinin
ayırdına varmalarının yanında, 1977 şehitlerini anmak gibi yeni bir misyon da
edindi. Dolayısıyla yakın döneme kadarki 1 Mayıs hazırlıklarının öncelikli
gündemi, gösterileri Taksim’de yapmak üzerinden şekillenirken seçilmiş ya da
atanmış hükümet organları da, gösterilerin Taksim’de yapılmasını engellemeyi,
uzunca bir dönem amaç edindi. 1978 1
Mayısı, bir önceki yıl çıkan olaylara karşın, yine Taksim’de ve yüz binlerce kişinin
katıldığı bir mitingle kutlandı. 1979’daysa İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanlığı
tarafından gösteriler yasaklandı ve sokağa çıkma yasağı konuldu. Bu tarihte Türkiye
çapındaki en büyük gösteri, İzmir Konak Meydanı’nda yapıldı. İstanbul’da yasaklara
karşın sokaklarda gösteriler yapan yüzlerce kişiyse gözaltına alındı.
1 Mayıs 1980’de, bir önceki sene gibi
sokağa çıkma yasağı konmamasına karşın, 1 Mayıs 1980 İstanbul’un yanı sıra
İzmir’de de yasaklandı. Bu yasaklamaya tepki gösteren DİSK ve TÜRK-İŞ’e bağlı
kimi sendikalar bu tutumu iş yerlerinde direnişler örgütleyerek protesto
ettiler. DİSK, 1 Mayıs’ı bu kez sıkıyönetim olmadığı Mersin’e taşıdı.
12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî
darbe, işçi ve emekçilerin ekonomik haklarını ve kazanımlarını budamakla
kalmadı; demokratik hak ve özgürlüklerine de büyük sınırlamalar getirdi. Bu
uygulamalardan 1 Mayıs da nasibini almakla gecikmedi. Askerî yönetim 1 Mayıs'ı
yasaklamanın yanında Milli Güvenlik Kurulu’nun 17 Mart 1981 günkü 44.
Birleşiminde 1 Mayıs resmi tatil günü olmaktan da çıkarıldı. İşçi sınıfının
bayramı, birlik, mücadele, dayanışma günü olan 1 Mayıs ‘yasadışı’ bir olay gibi
gösterilmeye, bu yönde yoğun anti-propagandalar yapılmaya başlandı. 1 Mayıs
adeta 1900’lerin başında olduğu gibi 60-70 yıl sonra yeniden illegaliteye
itiliyordu.
1980’de DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler
öldürüldü, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra DİSK kapatıldı, Türk-İş
dışındaki konfederasyonların faaliyetleri durduruldu, Türk-İş’in faaliyetlerine
de önemli kısıtlamalar getirildi. Binlerce işçi lideri, sendikacı ve işçi
gözaltına alınıp, işkenceden geçirilerek tutuklandı.
12 Eylül askerî
yönetim döneminde işçi ve emekçilere pek çok cepheden bir saldırı politikası
yürütüldü. Ücretler düşürüldü, işçiler kıdem tazminatı, emeklilik, sigorta
hakkı vb. bütün cephelerden ciddi hak kayıplarıyla yüz yüze kaldılar. Bu
dönemde uygulanan politikalar aracılığıyla sermayenin 1979’da %42 olan milli
gelir içindeki payı, 1989’da %68’e çıkmış, ama aynı süreçte işçilerin milli
gelir içindeki payı %33'ten %14’e geriletilmiştir.[19]
12 Eylül
rejimi, işçi ve emekçilere dönük saldırılarında yalnızca kısa dönemli
politikalarla yetinmedi. ‘82 Anayasası ve çeşitli yasaklarla işçilerin
örgütlenme, grev ve toplu sözleşme vb. hakları tümüyle sözde haklar haline
getirildi. DİSK’in kapatılmasının yanı sıra, işçiler çeşitli baskı ve
yöntemlerle sendikalarından ayrılmaya zorlandı, tümüyle örgütsüz bırakıldılar.
İşçi sınıfı 12
Eylül’ü suskunlukla karşıladı. Bazı bölgelerde ve fabrikalarda çeşitli açık ve
gizli direnişler olmasına karşın 12 Eylül rejimine karşı kayda değer bir
direniş gösterilemedi. İşçi sınıfı, bu dönemde bir bütün olarak davranma imkânından
büyük ölçüde yoksundu. 12 Eylül’ü siyasal ve sendikal alanda ciddi bir
bölünmeyle karşıladı. Emekçiler, kendi içinde kamu ve özel sektör düzeyinde,
düzen içi sağcılık ve düzen içi solculuk ekseninde önemli bir bölünmüşlük
yaşıyordu. Bu bölünmüşlük sendikal alanda Türk-İş ve DİSK nezdinde yansıyordu.
İşçi sınıfı bu açıdan da 12 Eylül rejimine karşı bir direniş örgütleyecek
pozisyondan uzak gözüküyordu.
Bütün bunlara
eklenebilecek birkaç önemli etken daha söz konusuydu: İşçi sınıfı içinde 12
Mart’ın yarattığı ‘şüphe’ler bir yana, ordu hakkında pratik deneyimle elde
edilmiş bir tecrübe, bir açıklık söz konusu değildi. Aksine toplum nezdinde var
olan orduya karşı takınılan olumlu tavır işçi sınıfı içinde de küçümsenmeyecek
bir etkiye sahipti. 27 Mayıs, ‘hak getiren’ bir askeri darbe olarak kabul
edilmiş, uzun süre sınıfın en ileri kesimlerinin mücadelesi bile “27 Mayıs’ın
sağladığı anayasal hakların fiiliyatta uygulanmasını” gerçekleştirmek
çerçevesini aşamamıştı. 12 Mart bu alanda belli şüpheler yaratmakla birlikte,
darbenin işçi sınıfı açısından yarattığı tahribat sınırlı ve kısa süreli
olmuştu. Sonuçta kısa süre sonra DİSK açılmış, işçiler ücret kayıplarını hızla
telafi edebilmişti. İlan edilen genel afla pek çok devrimci, ileri işçi,
ilerici sendikacı ve aydın cezaevlerinden salıverilmişti. Kısacası 12 Eylül’ün
anlamı işçi sınıfı tarafından bu etkenler nedeniyle yeterince kavranamamıştı.
Bu alandaki
zayıflıklar kendini ilk kez, 12 Eylül karşısında bir direniş hattı
oluşturulamaması ve kolay bir çöküş yaşanması biçiminde göstermiyordu. 1978-80
dönemi ve özellikle Tariş direnişi bu gerçeği çok açık bir biçimde ortaya
koymuş bulunmaktaydı. Bir iki istisna dışında, ‘yakın bir devrim’ beklentisi
içinde olan bu yapıların hiçbiri, gerçekte buna uygun bir taktik-politik-askerî
hazırlığa sahip değildi. Çimentepe, Gültepe gibi önemli semtleri de kucaklayan
Tariş Direnişi'nde silahlar ve barikatlar vardı. Ama bunun anlamını kavrayacak
ve buna uygun bir önderlik düzeyi gösterecek bir örgüt yoktu. Tariş ilk ciddi
saldırıda mağlup edildi.
12 Eylül bu
sürecin ardından geldi ve çok zorlanmadan başarı kazandı. 1984 yılına kadar,
ülkeye kendi karanlığını hakim kılmayı başardı. Hemen hiçbir direnişle
karşılaşmadan kendi programındaki bütün düzenlemeleri gerçekleştirdi.
12 Eylül rejimi, muhalefet istemiyordu.
Ülkede karanlığın devam etmesi, öncelikle işçi sınıfının susturulmasıyla
başarılabilirdi. 1980-84 dönemi, ciddi
ücret ve hak kayıplarına rağmen işçi hareketi açısından tam bir suskunluk
dönemi olarak yaşandı. Sınıf saflarında yenilgi psikolojisi egemendi. Düzenin
yürüttüğü yoğun ideolojik kampanya, yenilginin hâkim kıldığı umutsuzluk
atmosferi sınıf saflarında da küçümsenmeyecek oranda yankısını buldu.
Depolitizasyon, atomizasyon, bireycilik, şans oyunları, mücadeleden uzak ve
mücadele konusunda umutsuz sınıf bireyleri arasında yaygın bir eğilime dönüştü.
Gelir ve yaşam düzeyindeki düşüşü sınıf mücadelesi aracılığıyla telafi etmek yerine,
bireysel telafi yöntemleri denendi. Diğer aile bireylerinin işe girmesi, ikinci
bir işte çalışma, çocukları okuldan çekerek masrafları kısma vb. gelir
azalmasına gösterilen tepkinin ana biçimi oldu.
Ancak bütün suskunluğa ve geri
çekilmişliğe karşın, 12 Eylül darbesinden ağır yaralar alan işçi sınıfının
toparlanması, yavaş da olsa, 1980’li yılların ortalarından sonra gerçekleşti.
12 Eylül rejiminin bütün şiddet ve baskı politikalarına rağmen, işçi sınıfı 1
Mayısları kutlama geleneğini sürdürdü.
“Yasakları ilk delenlerin başında Aziz Nesin gelmekteydi. 80’li yılların
yasaklı döneminde her 1 Mayıs günü Aziz Nesin'in Çatalca’daki Nesin Vakfı
tesislerinde İstanbul ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden gelen katılımcılarla
1 Mayıs kutlamaları yapılırdı. O gün Nesin Vakfının mutfağında özenle
hazırlanmış yemekler altın yaldızlı servis gereçleriyle konuklara sunulurdu. Bu
gelenek Nesin Vakfında hâlâ sürdürülmektedir.”[20]
1 Mayıs 1987’de 1 Mayıs alanı olarak
anılan Taksim Meydanı’na çıkmak için binlerce kişi İstiklal Caddesi’nde bir
araya gelerek yasal olmayan bir gösteri yürüyüşü yaptı. Onlarca kişi gözaltına
alındı. Ayrıca, 12 Eylül sonrası dönemin kapalı alanda yapılan ilk 1 Mayıs
kutlaması Emek sinemasında yapıldı[21].
İstanbul’daki bu gecede, özgürlük havasının insanı coşturduğu, uzun bir aradan
sonra 1 Mayıs yasağına topluca karşı gelmenin heyecanı ile Emek
sinemasında muazzam bir kalabalık toplandı. 1988 ve 1989’da 1 Mayıs benzer
miting ve etkinliklerle kutlanmaya çalışıldı, yine binlerce kişi inatla Taksim
Meydanı’na çıkmaya çalıştı. Devlet buna geniş gözaltına alma operasyonuyla
karşılık verdi. 1989’daki meşru olarak ifade edilebilecek eylemlerde çatışmalar
çıktı. Polisin hedef gözeterek açtığı ateşle işçi Mehmet Akif Dalcı öldü, çok
sayıda kişi yaralandı. Uzun zaman 1 Mayıs’a mesafeli yaklaşan Hak-İş’in kendi
tarihinde ilk defa 1 Mayıs’ı kutlaması da bu yıl oldu.
1990 1 Mayısında da kutlamalara izin
verilmedi. Buna karşın binlerce kişi İstanbul’da “Yaşasın 1 Mayıs”
sloganlarıyla Taksim Meydanı’na girmeye çalıştı. Polisin kutlama için bir araya
gelenlere müdahalesi sırasında Tarlabaşı’nda bir genç kız polis kurşunuyla
vurularak felç oldu,[22]
onlarca kişi yaralandı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Hak-İş 1 Mayıs
dolayısıyla bir bildiri yayımladı: “1 Mayıs 1991 fabrikalarda ve kapalı salon
toplantılarıyla kutlandı. 1 Mayıs 1992’de DİSK, Türk-İş ve Hak-İş Ankara’da
ortak bir salon toplantısı gerçekleştirirken, İstanbul Gaziosmanpaşa
Meydanı’nda 12 Eylül sonrasının ilk yasal mitingi Sosyalist Parti’nin
başvurusuyla gerçekleştirildi.” Bu toplantıya Hak-İş de katıldı.
1993 1 Mayısı İstanbul’da iki meydanda
kutlandı. Türk-İş konfederasyon olarak 1 Mayıs’ı ilk kez İstanbul Abide-i
Hürriyet Meydanı’nda yaptığı yürüyüş ve mitingle kutlarken DİSK ise Pendik’te
yaptığı mitingle kutladı. Hak-İş Taksim Meydanı’na çelenk koydu. Mitinglerde on
binlerce kişi alanları doldurdu. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş “1 Mayıs Güç Birliği
Ortak Bildirisi”ni yayımladı.
Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve Kamu
Çalışanları Sendikası Platformu’nun yer aldığı Demokrasi Platformu tarafından
İstanbul’da Abide-i Hürriyet Meydanı’nda kutlanan ’94 1 Mayısında on binlerce
işçi, emekçi ve aydın bir araya geldi. Bu büyük etkinliğin yanı sıra Ankara,
İzmir, Bursa, Kayseri, Samsun ve Antalya’da gibi illerde etkinlik ve kutlamalar
yapıldı. 1 Mayıs kutlamaları, farklı sendikal örgütlerin bütün görüş
ayrılıklarına ve farklı sendikal politikalarına rağmen, işçi sınıfının
birliğini ve gücünü göstermesi açısından önem taşıdı. 1 Mayıs konusunda oluşmuş
önyargılar yavaş yavaş aşılmaya başlandı.
1995 1 Mayısı İstanbul Kadıköy’de
kutlandı. İstanbul dışında, Ankara, İzmir, Mersin ve Adana’da kutlamalar
yapıldı. 1996 yılı Türkiye’de sol ve işçi hareketleri açısından önemli
mevzilerin elde edildiği ve zorlandığı bir yıldı. Kamu emekçileri hareketindeki
güçlenmenin, öğrenci hareketindeki yükselişin ve emekçi mahallelerindeki
direnişlerin ortaya çıkardığı hava daha ileri mevzilerin zorlanmasına da olanak
tanıyordu. Düzenin Taksim Meydanı’na ilişkin yasakçılığının fiili olarak
delindiği de bir yıl olan 1996’da 1 Mayıs’ın tüm işçiler ve devrimci güçler
tarafından Taksim’de kutlanması çağrısı yapılmıştı. 1 Mayıs günü İstanbul
Kadıköy’de ve Taksim’de iki ayrı kutlama gerçekleşti. Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından yapılan
Kadıköy’deki kutlamalarda yaratılan provokasyonlar sonucu Dursun Odabaşı, Hasan
Albayrak ve Levent Yalçın isimli işçiler polis kurşunuyla öldü, onlarca kişi
yaralandı. Geniş gözaltına alma operasyonu yapıldı. 1996, yılların birikiminin
acımasızca taştığı ve kutlamaların öfkeye dönüştüğü 1 Mayıs oldu; 2005 yılına
kadar yasaklı kaldı.[23]
1997-2003 yılları arasındaki kutlamalar
İstanbul’da Şişli Abide-i Hürriyet Meydanı’nda ve Türkiye’nin birçok ilinde
yapılan kutlamalarla gerçekleştirildi. Bu kutlamalarda dikkati çeken 1
Mayıs’ların içeriğinden uzaklaşan, sınıfın toplumsal ağırlığını hissettirmeyen
ve katılımın düştüğü bir biçime dönüşmeye başlamasıydı. Çoğunlukla hükümet
politikalarına, IMF’ye ve Dünya Bankası’na karşı protestolarda bulunulan
gösterilerin hedefine, 2003 1 Mayısıyla birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi
yerleşti.
Bununla beraber 2000 1 Mayısı ‘küresel
saldırıya karşı gücümüz birliğimiz’ sloganıyla Türkiye çapında kutlandı.
Türk-İş, DİSK, KESK, Hak-İş’in organizasyonuyla İstanbul Şişli Abide-i Hürriyet
Meydanı’nda yapılan 1 Mayıs’a on binlerce kişi katıldı. Yurdun birçok
merkezinde yapılan 1 Mayıs gösterilerine toplamda 200 bin kişi katıldı. IMF,
Dünya Bankası, DTÖ gibi kapitalist düzenin simge kurumları, katılımcılar
tarafından protesto edildi. Bundan sonraki yıllarda 1 Mayıs gösterileri daha
büyük kitleler tarafından ve daha yaygın olarak kutlanma eğilimine girdi.
2004 yılı 1 Mayısı kutlama hazırlıkları
İstanbul’da gerçekleştirilecek NATO toplantısını da gözeterek başladı. KESK’in
İstanbul’da Abide-i Hürriyet Meydanı’na gitmeyeceğini açıklaması, DİSK, TTB ve
TMMOB’un KESK’in tutumunu desteklemesi ve Türk-İş’in 1 Mayıs’ı Abide-i
Hürriyet’te kutlayacağını açıklaması da 1 Mayıs öncesi bir belirsizlik
yaratmıştı. 1 Mayıs’a sayılı günler kala Saraçhane’de yapılması kararlaştırılan
miting, sonraki yıllarda da “Taksim’de 1 Mayıs kutlanmasına izin vermem” diyen,
İstanbul Valisi Muammer Güler’in “1 Mayıs’ın Saraçhane’de kutlanmasına izin
vermeyeceğiz” açıklamalarına rağmen katılımcıların kararlı tutumuyla on
binlerce insanın bir araya gelmesiyle kutlandı. 1 Mayıs kürsüsünü sendikaların
ve siyasi partilerin temsilcileri birlikte oluşturdular.
1 Mayıs 2006 yılında DİSK ve KESK’in
organizasyonuyla Kadıköy’de gerçekleşen mitinge 40 bin kişi katıldı. 2007 1
Mayısının başlıca hedefi ise, ‘77 katliamının otuzuncu yılı olması nedeniyle Taksim’di.
Taksim Meydanı İstanbul’da fiilî bir sıkıyönetim uygulanmasına rağmen 1 Mayıs
alanına dönüştü ve 2007 1 Mayısı son yılların en muazzam 1 Mayıs’ı oldu.
Friedrich Engels, “1890 Tarihli Almanca Baskıya Önsöz”, Çev. Tektaş Ağaoğlu, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar,
Karl Marx ve Friedrich Engels, İstanbul, Yordam Kitap, 2008, s. 69.
Philip Sheldon Foner, May Day: A Short History of the
International Workers' Holiday, 1886-1986, Canada,
International Publishers, 1986, s. 45 ve s. 54.
The General Council of the First
International, Moscow, Progress Publishers, 1964, s. 248.