28 Aralık 2012

Hakikatin Soğukkanlılığı

Auschwitz’in Tanıkları, Badioucü Anlamda Hakikat Militanı Olabilirler mi?




Giorgio Agamben Auschwitz’den Arta Kalanlar adlı eserinde tanığın iki farklı anlamından (i. Bir olayın dışında kalıp o olayı gören ya da duyan; ii. Bir olayın doğrudan içinde olup da o olaya ilişkin deneyimlerini aktaran) yola çıkıyor ve ikinci kategorideki tanıklığı incelemeye girişiyor. Buradaki temel mesele ise, dâhil olunan bir uç, bir aşırı deneyimin ne ölçüde anlatılabilir olmasının yanında, bu deneyimin doğrudan bir parçası olan kişinin bu deneyime karşı nesnel bir tavır takınıp takınamamasına dair. Tanık - gerçeklik - dile getirme ilişkisindeki bulanıklık üzerindense Agamben, tanık kavramının içindeki bir boşluğu ya da kör noktayı işaret ediyor. Bu boşluk, tanığın deneyimlediği olayı birebir aktarmasını engelleyecek bir boşluk. Ya da bizatihi gerçekliğin olası bir tarafsızlığı yok ettiği bir boşluk. Ya da yaşanana sadık kalma pahasına, yaşanılanı aktarılmaza dönüştüren bir boşluk. Ya da aktarma pahasına yaşanılanı reddetmek durumunda kalan... Bu boşluk, Agamben’e kalırsa, gerçekliğin içindeki her koşulda hukuki olanın dışında kalacak olana, hukuki meselenin ötesine geçecek olana dair bir boşluktur. (2001: 17) Bu anlamda da hukuki tanıklık ile hakiki tanıklık arasında aşılmaz bir mesafe olmak zorunda. Dolayısıyla Agamben’in analizi çerçevesinde, Auschwitz vahşetine tanıklıklarını söze dökenler, olsa olsa sözde tanıklardır. Asıl tanıklar ya da tam tanıklar, artık ya hayatta değillerdir ya da artık sözlerini kaybetmiş durumdadırlar. (Sözde) tanığın değeri de tam burada yok olmaya başlıyor ve Agamben, gerçekliğin zahiri hâle geldiği başka bir girişimin zorunluluğuna dikkat çekiyor. (2001: 34)

Agamben’in nazarında kampın gerçekliği, kampa dair tanıklık edilemez olanda, Müselmann’da gizli. (2001: 41) Modern dünyayı anlamanın kampı anlamakla mümkün olacağı gibi, kampı anlamanın yolu da Müselmann’ı anlamaktan geçiyor. (Ayhan Yalçınkaya’nın ifadesiyle Müselmann, “kamp içre kamp”.) “Kendi umutları tükenen, arkadaşlarının da umudu kestiği, kamp dilinde adına Müselmann dediğimiz tutsağın bilincinde artık iyi ve kötü, onurlu ve alçak, mantıklı ve mantıksız ayrımına yer yoktu. O artık son çırpınışlarını sürdüren bir fiziksel şeyler yığını, güç bela yürüyen bir canlı cesetti.” (Agamben, 2001: 41) “İnatla insan olarak karşımıza çıkan insan-olmayan; insani-olmayandan ayrı dile getirilemeyecek insan” (Agamben, 2001: 82) olan Müselmann, insan olan ile insan olmayan arasındaki eşiğin görünür yüzü aynı zamanda. Kampı anlamayı mümkün kılacak olan da bu eşiği belirginleştirmek olduğuna göre, kalan tek gerçek tanık Müselmann. İnsan olan ile olmayanın bir aradalığını taşıyan ve yok olduğu koşulda dahi insanın bütün varlığıyla yok edilişinin mümkün olamayacağını gösteren böyle bir tanıklık söz konusu olduğu sürece (Agamben, 2001: 134), diğer her türlü tanıklığın hukuki olmakla birlikte hakikilikten uzak olduğu da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu anlamda tanıklığa dair bir boşluk ya da kör nokta ya da belirsizlik alanı, daha da derinleşiyor.

Giorgio Agamben
Alain Badiou ise “Gerçek diyalektik, vahşet ile soğukkanlılık arasında bulunur; hakikatin soğukkanlılığı.” diyor, “20. yüzyıl soğukkanlı, evrensel, aşkın fikrin, tarihsel bir beden içinde cisimleştiğini ileri sürer; bu beden, soğukkanlı olmayan bedenlerden, ıstırap içindeki bedenlerden oluşmuştur.” (2011: 127) Badiou’nün bu satırları üzerinden gidildiğinde, vahşete maruz kalan bedenlerin ya da soğukkanlılığı mümkün olamayacak bedenlerin, hakikatin en hakiki yüzüyle karşı karşıya oldukları sonucuna varılabilir. Kaldı ki Auschwitz, sadece milliyetçiliğin metastaz yapmış doğasının vücuda geldiği yer değildir. Auschwitz, aynı zamanda rasyonel olanla irrasyonelin, sonsuz ve aşkın bir ilerleme nosyonuyla ulusal ülkülerin kesiştiği noktada duran, hammaddesi insan bedeni olan bir endüstri, bir ölüm endüstrisidir. Bu endüstrininse yalnızca iki ürünü vardır: Ölü bedenler ve Müselmannlar. Dolayısıyla söz konusu soğukkanlı hakikatin yegâne ürünleri, artık tanık olamayacak durumdadır. Agambenci anlamda sözde tanıklar ise, vahşet ile soğukkanlılık arasındaki ikili ilişkinin ikinci kısmına dâhil olmuşlar, Spivak terminolojisi içinden geçildiğindeyse konuştukları anda madun olmaktan çıkmışlardır. İşte tam bu nedenle, Badiou’nün Varlık ve Olay metninde çerçevesini çizdiği türden bir hakikat militanı pozisyonunu doldurmaları mümkün değil. “Kendini ait olduğu zamanla uyumlu hisseden, zamanına uyum sağlayabilen, zamanının bütün suç ve kıyımlarının da aynı oranda ortağıdır,” düsturundan hareketle bu (sözde) tanıklar, tanıklık ettikleri hakikate sadık kalmaktansa, zamana, zamanlarının hukuki - rasyonel düşünsel alanına sadık kalmayı tercih etmişlerdir. Bu manada Agamben’in çabasının Auschwitz mağdurları tarafından hoş görülmeyişi de gayet tabii. Onlara göre Agamben bu hakikati, 20. yüzyılı anlama çabası içinde araçsallaştırmış, amiyane tabirle meze etmiştir. Dolayısıyla da Agamben gibi Auschwitz üzerine çalışmalar yapanları, kitaplar yazanları, filmler çekenleri söz konusu hakikate sadık kalanlar kategorisi içine almak ne derece imkânsızsa, kamptan kurtulup da yaşananları dile getirenleri de bu kategoriye almak mümkün değil.

Badiou’nün yukarıda alıntılanan pasajdaki söylediklerini yeniden hatırlatacak olursak vahşet ile soğukkanlılık arasındaki diyalektik içinde 20. yüzyılın acımasızlığına maruz kalan bedenler adlandıramadığı sürece, elimizde adlandırılmadan kalan bir olay her zaman olacak. Adorno’nun dediği şekilde, yaşandıktan sonra artık şiir dahi yazmanın meşruiyetini yitirdiği bu olayın bizleri de mağduru kıldığı alt parametreleri varsa (ki bu parametreler modernizmin bizatihi kendisine ait), bu alt parametreleri görünür kılmaya çalışmak, daha geçerli bir çaba olacak. Yasal - rasyonel meşruiyet alanı içinde kalındığı sürece hizmet edilen her şeyden önce bu alanın kendisi: Zira bu alanın, evvela kendisini koruma çabası üzerinden işlediğini de biliyoruz. Elimizden gelecek olan, hakikati bu alana taşıma çabasından vazgeçmekten ve kendi küçük boşluklarımızın aslında Auschwitz’le görünür kılınan büyük boşluğun yansımaları olduğunu fark etmekten öte bir şey değil.

Wittgenstein’ın çağrısına kulak vermeli ve “üzerinde konuşulamayacak olan hakkında susmalı” ve belki bu kadarcık da olsa bir şeyler karalamamalı.


Kaynaklar

Agamben, Giorgio (2004). Auschwitz'den Artakalanlar. Çev., Ali İhsan Başgül. Ankara: Bağımsız Kitaplar.
Badiou, Alain (2011). Yüzyıl. Çev., Işık Ergüden. İstanbul: Sel.
Yalçınkaya, Ayhan (2005). Pas: Foucault'dan Agamben'e Sıvılaşmış İktidar ve Gelenek. Ankara: Phoenix.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder