(...)
Egemenlik ve toplumsal sözleşme tasarımları, modern devleti tanımlamak ya da açıklamaktan ziyade, onu oluşturmaya yönelik tasavvurlardır; dolayısıyla iktidarın yeni kaynağının nerede olduğunu tespit değil, telkin etmektedirler. Gelinen noktada etnolojik bulgular Hobbes ve takipçilerinin sunduğu sözleşme kuramlarının salt bir kurgudan ibaret olduğunu ortaya çıkarmış olsa da, toplumsal sözleşme hipotezinin genel iradeyle arasındaki simbiyotik ilişki, gerçek dışılığı kanıtlanmış bir varsayımın gerçekliğini veri almayı buyurur hâle gelmiştir. Burada doğrudan modern devletin ilk kuramcılarına değil, temelleri yüzlerce yıl öncesinde atılmış bir efsanenin nasıl bu derece dokunulmaz ve aşılmaz kılındığına yönelik bir eleştiri daha anlamlı olacaktır. Machiavelli, Bodin ve Hobbes’tan bu yana modern siyasal düşüncenin içinde çeşitli kamplardaki farklı düşünürlerin hemen her biri, bölünmüş iktidarı ve devleti sabit değişkenler olarak kabul etmenin yanı sıra, iktidarın bu ayrışmış, organlaşmış yapısını ve ölümlü tanrının egemenliğini, sürekli olarak bir kolektif ya da genel irade varsayımıyla güçlendirmektedir. Modern siyaset bilimi de kendini, kendi icat ettiği belirli tasavvurların ve kurgulamaların ebedî geçerliliği üzerine bina etmiştir.
Mutlak ve ebedî egemenliğin sahibi ölümlü tanrının meşruiyetini toplumsal bir tercihte, bir kararda bulması, onu dünyevileştirmek yoluyla belirli ölçüde de olsa güçlendirmekle birlikte, insani nitelikte bir (genel) iradenin yine insani nitelikte bir başka (özel) iradeden neden üstün olduğu sorusu, ilk fırsatta ortaya çıkabilecektir. Bu soru, egemen tarafından gereksiz bir soru olarak görülebilecekse de, uyruklar, özel çıkarları genel çıkarla örtüşmediği noktada genel iradenin yıkılmazlığını yeniden gözden geçirmek isteyebilecektir. Mairet’nin de ifade ettiği gibi, sözleşme kuramları sayesinde hükümdar açısından buyruk vermek ve hükmetmek meşruiyet kazanmış olabilir; ne var ki genel iradeye ya da bu genel iradenin temsiline itaat etmenin ne derece meşru olduğu sorusu henüz yanıtlanmış değildir.[1] Genel iradenin tekil ya da özel iradeden neden üstün olduğu sorusunun yanıtı, “ulus” kavramının doğuşuyla verilecek, yine bu kavram üzerinden geliştirilecek cumhuriyetçi erdem ve demokrasi gibi başka tasavvurların yardımıyla da, genel iradenin temsili olan egemen devletin bekası güvence altına alınmış olacaktır.
Ulus kavramı tartışmaya sunulduğunda karşılaşılan en büyük güçlük, ulusun tarihçiler nazarındaki nesnel modernliği ve görece yeniliği karşısında, milliyetçilerin gözünde sahip olageldiği öznel kadimliğidir; bu kadimlik, sosyo-kültürel anlamda da, ulus kavramını biçimsel bir evrensellikle donatmaktadır: Tıpkı her insanın kadın ya da erkek, bir cinsiyeti olması gerektiği gibi, herkesin de bir milliyeti olmalıdır ve vardır.[2] Ulus olgusuna biçilmiş bu kadimlik ve evrensellik gibi nitelikler modern devletin gelişimi sürecinde öylesine benimsenmiş durumdadır ki, bugün ulus kavramının halktan ve hatta modern devletten çok daha sonra türetildiğini dile getirmek bile tek başına önemli bir sorun teşkil edebilecektir. Oysa ki, ulus (millet) ve ulusla ilişkili diğer birçok kavram (ulusal, ulusçuluk, ulus devlet vb.), insanlık tarihinin çok yakın bir döneminde ortaya çıkmıştır ve Eric Hobsbawm’ın da tespit ettiği gibi ulusun ve onunla bağıntılı her şeyin temel karakteristiği, modernliğidir.[3] İspanya Kraliyet Akademisi Sözlüğü’nün 1884 basımına kadar, ulus anlamındaki nacion sözcüğü devlet ve toprakla ilişkilendirilmemiş, belirli bir bölgede, eyalet, ülke ya da krallıkta ikamet edenlerin toplamı anlamında kullanılmıştır. Ulusun “aynı etnik kökene sahip olan, genelde aynı dili konuşan ve ortak bir geleneği paylaşan insanların oluşturduğu kolektif” şeklinde tanımlanması içinse, XX. yüzyılı, 1925 yılını beklemek gerekmiştir.[4]
Ulusların oluşumunu neredeyse tarih öncesinde bir zamana atan ve modern devletin kurucu unsurunun da ulus olgusu olduğunu veri alan yargı, birçok tarihsel inceleme ve çözümlemeyle çürütülmüş olsa da, gücünü ve yaygınlığını büyük ölçüde korumaktadır. Modern devlet yerine kullanılan bir diğer kavram, ulus devlet de, bu yanlış ama güçlü yargıyı destekler niteliktedir. Devlet bu kavram sayesinde uyruğunu kendisinin belirlemiş olduğunu inkâr ederek bilakis kendisini uyruğunun bir sonucu olarak gösterme kabiliyetine erişmiştir.[5] Anderson, hiçbir ulusçu düşünürün derli toplu, tutarlı bir ulus kuramı getirememişken bu yargının bu derece güçlü, yaygın olmasını çelişkili bir durum olarak nitelendirmektedir.[6] Oysa ki ulus kavramının belki de en büyük gücü, hiçbir zaman kendini bir kuram, bir tasarı olarak sunmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Ulus, modern insan için geliştirilmiş bir çözüm olsa da, kendini kimliğin en temel, en belirleyici parçası ve en başat niteleyeni olarak göstermeyi bilmiştir.
Modern devletin neden böyle bir ulus miti oluşturmak durumunda olduğuna ilişkin en doyurucu açıklamalardan biri Ernest Gellner’dan gelmiştir. Gellner’a göre “Ulusçuluk aslında önceleri halkın çoğunluğunun ve bazı durumlarda da tümünün hayatına alt kültürlerin hâkim olduğu bir toplumda, genel anlamda bir üst kültürün zorla dayatılmasıdır.”[7] Endüstrileşme öncesi toplumda kültürel bir türdeşlik hissinin bir gereksinim olmaktan ziyade var olan düzene ilişkin bir tehdit oluşturduğunu belirten Gellner, modernleşen ve endüstrileşmekte olan toplumunsa, ortak kültürel değerlere, bilişsel yetilere ve ortak yaşam biçimlerine sahip bir nüfusa gereksinim duyduğunu söylemektedir. Bu anlamda ulusçuluk, “bir ortak kültürün bir arada tuttuğu, birbirlerinin yerini alabilecek atomize bireylerin oluşturduğu, anonim, kişisel olmayan bir toplumun kurulmasıdır.”[8] Gellner’ın çözümlemelerini büyük ölçüde takip eden Benedict Anderson’a göreyse ulus mitinin oluşmasının ardında, “son derece eski ve insanların zihinleri üzerindeki hükmü aksiyom mertebesinde olan üç kültürel tasarımın” etkisini kaybetmesi yer almaktadır. Kutsal metinlerin ontolojik gerçekliğe ulaşmada tek yol olduğu inancı kaybolmuştur; toplumsal hiyerarşilerin ve iktidarın ilâhi meşruiyeti ortadan kalkmıştır; kozmoloji ile tarihin bir bütün olup buna koşut olarak dünyanın ve insanların kökenlerinin özdeş olduğu yargısının geçerliliği kalmamıştır.[9]
Anderson’ın analizi doğrultusunda söylenebilecektir ki, topluluğu belirli bir anlamlar ve değerler sistemi içinde bir arada tutan kutsallık kategorilerinin modern dönemle birlikte büyük oranda erozyona uğraması, yeni bir dışsallığı, yeni bir anlam ve değerler sistemini gerekli kılmıştır. Ulus düşüncesi, genel iradenin kuruluş anını tarih ötesi bir zamana atmanın yanı sıra, bu iradenin tartışılmaz ve dokunulmaz niteliğini de, kan ve soy gibi biyolojik köken argümanlarıyla güçlendirecek, modern zamanlar öncesinde dinsel düşünce ve inanç biçimleriyle özdeşleşen kutsallığa, yeni bir mekân açacaktır. Bu anlamda yine Anderson’ın dile getirmiş olduğu, ulus fikrini anlamak için faşizme ya da liberalizme değil, akrabalık ve din olgularına bakılması gerektiği yönündeki uyarı son derece önemlidir.[10] Zira ulus, bizatihi kutsallığın yeni adresi olmasıyla, dinsel yaşamın belirli pratiklerini ve düşünce kalıplarını da kendi bünyesinde toplamıştır. Hatta “daha cesur bir ifadeyle milliyetçilik, bir din -Tanrı’nın yerini ulusun aldığı laik bir din- hâline gelmiştir.”[11] Carlton Hayes’in ulusçuluk ile dinler arasındaki ortaklığa ilişkin saptamalarıysa, bu iki olgunun kurucu ve işletici yönlerini önemli oranda açığa çıkarmaktadır:
“Herhangi bir din gibi milliyetçilik de, sahneye yalnızca iradeyi değil zekâ, hayal gücü ve duyguları da çağırmaktadır. Zekâ, milliyetçiliğe dair spekülatif bir teoloji ya da mitoloji oluşturur. Hayal gücü, insanların milliyetine sonsuz bir geçmiş ve ezeli bir gelecek etrafında görünmeyen bir dünya inşa eder. Duygular, tamamıyla iyi ve koruyucu bir ulusal tanrıya karşı bir sevinç ve heyecan, bahşettiklerine bir özlem, menfaatleri için şükran, onu gücendirme korkusu ve gücünün ve bilgeliğinin büyüklüğüne bir hayranlık ve saygı hisleri uyandırırlar. Bu duygular kendilerini doğal olarak, hem özel hem de kamusal alanda ibadet şeklinde ifade ederler. Milliyetçilik, yine bütün diğer dinler gibi, toplumsaldır ve en önemli törenleri, bütün bir topluluk adına ve onun kurtuluşu için yapılan kamusal törenlerdir.”[12]
Hemen her ulusun oluşma süreci, mitsel nitelikte bir kuruluş hikâyesine göndermede bulunmaktadır. Birtakım metafiziksel unsurların bir araya gelmesiyle oluşturulan kuruluş mitlerini, yine çoğunlukla bir bağımsızlık destanı olarak sunulan ulus devletin oluşma sürecinin anlatısı takip etmektedir. Bu mitler ve kahramanlık hikâyeleri, kurucu birer ilk şiddet tasarımları olarak ulusun kutsallığını kan ve ölüm üzerinden yeniden onaylatmanın yanı sıra, bizlere, varlığımızı atalarımıza borçlu olduğumuzu da sürekli olarak hatırlatmaktadır. Ulus düşüncesi, kendi bayramlarını, simgelerini, ibadetlerini ve dualarını oluşturmakla da kalmaz, şahadet kurumunu dahi dinsel kıyafetinden çıkarıp ulusal bir zemine taşır.
“ ‘Manevi bir cumhuriyet’ kurma, yapıcı ilkeleri etrafındaki hareketle hegemonyasını tesis etme kapasitesiyle; Panthéon, kurban listesi, ermişlerin yaşam öyküleriyle dolu gerçek bir sivil dinle ifadesini bulur; bu yolla canlıları ve ölüleri bir araya getiren bir kutsallaştırma sağlanır; orada hafıza yoluyla kendini oluşturma ölü seviciliğine meyleder. Kalabalık, çok sesli, her yerde var olan bir dinsellik; kendi mitlerini, ayinlerini icat eden, kendi sunaklarını kuran, kendi tapınaklarını ve araçlarını -heykel, fresk, sokak levhaları, okul kitapları- icat eden ve bunları sürekli bir eğitsel gösteriye dönüştüren bir dinsellik.”[13]
İster hayali bir cemaat isterse sivil bir din olarak ele alalım, ortak atalar efsanesinin en geniş ve en gelişkin versiyonu olan[14] ulus kavramına dair olarak alacağımız karşılık hemen her yerde aynıdır: Önünde sonunda egemenlik bir kavram, toplumsal sözleşmeyse bir kuram olmakla malûl kalacaktır ve meşruiyetini oluşturma ve kabul ettirme kaygısındaki modern devlet ve iktidar, kurucu dışsallık kategorisini, ulus düşüncesinin tanrısallık dışı gizeminde bulmuştur. Bu düşünce, egemen gücün sahip olması gereken bölünmezlik, mutlaklık ve süreklilik niteliklerini, kurulma mantığının tabii bir sonucu olarak bünyesinde toplamış, topluluğun her bir üyesi, bu sihirli kavram sayesinde, bir ve aynı kişilikte birleşmiştir. Modern devlet, kralla tam olarak sağlayamadığı kategorik bütünleşmeyi ulusla gerçekleştirecektir. Taşımakta olduğu egemenliği ulustan devraldığını dile getirecek, buna dair yeni mekanizmalar (parlamenter demokrasi ve yurttaşlık gibi) geliştirecek ve bu yolla da egemenlik ve toplumsal sözleşme kuramlarıyla elde edemediği kutsallığa, meşruiyetini ulusal bir kimliğe dayandırmak yoluyla sahip olacaktır.
(...)
[1] Gerard Mairet, a.g.y., s. 241.
[2] Benedict Anderson, a.g.y., s. 19.
[3] Eric Hobsbawm, 1789’dan günümüze Milletler ve Milliyetçilik, Mit, Program, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 29.
[4] Eric Hobsbawm, a.g.y., s. 29-31.
[5] Modern devletin oluşma ve gelişme sürecinde ulus mitini kurma yönünde gösterdiği çabalara dair başka tartışmalar için bkz. Etienne Balibar ve Immanuel Wallerstein, Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Çev. Nazlı Ökten, İstanbul, Metis Yayınları, 2000. Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism, Çev. Patrick Camiller, London, New Left Books, 1978.
[6] Benedict Anderson, a.g.y., s. 19.
[7] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, s. 107.
[8] A.g.y., s. 108. (Vurgu bana ait.)
[9] Benedict Anderson, a.g.y., s. 51.
[10] Benedict Anderson, a.g.y., s. 51.
[11] Josep R. Llobera, Modernliğin Tanrısı: Batı Avrupa’da Milliyetçiliğin Gelişimi, Çev. Emek Akman ve Ebru Akman, Ankara, Phoenix Yayınevi, 2007, s. 156.
[12] Carlton J.H. Hayes’in Nationalism: A Religion kitabından aktaran Josep R. Llobera, a.g.y., s. 156.
[13] Pierre Nora, Hafıza Mekânları, Çev. Mehmet Emin Özcan, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2006, s. 39.
[14] Jean Leca, “Yurttaşlık Üzerine Sorular”, Çev. Gürol Koca, Birikim, Sayı 55, 1993, ss. 57-66.
Mutlak ve ebedî egemenliğin sahibi ölümlü tanrının meşruiyetini toplumsal bir tercihte, bir kararda bulması, onu dünyevileştirmek yoluyla belirli ölçüde de olsa güçlendirmekle birlikte, insani nitelikte bir (genel) iradenin yine insani nitelikte bir başka (özel) iradeden neden üstün olduğu sorusu, ilk fırsatta ortaya çıkabilecektir. Bu soru, egemen tarafından gereksiz bir soru olarak görülebilecekse de, uyruklar, özel çıkarları genel çıkarla örtüşmediği noktada genel iradenin yıkılmazlığını yeniden gözden geçirmek isteyebilecektir. Mairet’nin de ifade ettiği gibi, sözleşme kuramları sayesinde hükümdar açısından buyruk vermek ve hükmetmek meşruiyet kazanmış olabilir; ne var ki genel iradeye ya da bu genel iradenin temsiline itaat etmenin ne derece meşru olduğu sorusu henüz yanıtlanmış değildir.[1] Genel iradenin tekil ya da özel iradeden neden üstün olduğu sorusunun yanıtı, “ulus” kavramının doğuşuyla verilecek, yine bu kavram üzerinden geliştirilecek cumhuriyetçi erdem ve demokrasi gibi başka tasavvurların yardımıyla da, genel iradenin temsili olan egemen devletin bekası güvence altına alınmış olacaktır.
Ulus kavramı tartışmaya sunulduğunda karşılaşılan en büyük güçlük, ulusun tarihçiler nazarındaki nesnel modernliği ve görece yeniliği karşısında, milliyetçilerin gözünde sahip olageldiği öznel kadimliğidir; bu kadimlik, sosyo-kültürel anlamda da, ulus kavramını biçimsel bir evrensellikle donatmaktadır: Tıpkı her insanın kadın ya da erkek, bir cinsiyeti olması gerektiği gibi, herkesin de bir milliyeti olmalıdır ve vardır.[2] Ulus olgusuna biçilmiş bu kadimlik ve evrensellik gibi nitelikler modern devletin gelişimi sürecinde öylesine benimsenmiş durumdadır ki, bugün ulus kavramının halktan ve hatta modern devletten çok daha sonra türetildiğini dile getirmek bile tek başına önemli bir sorun teşkil edebilecektir. Oysa ki, ulus (millet) ve ulusla ilişkili diğer birçok kavram (ulusal, ulusçuluk, ulus devlet vb.), insanlık tarihinin çok yakın bir döneminde ortaya çıkmıştır ve Eric Hobsbawm’ın da tespit ettiği gibi ulusun ve onunla bağıntılı her şeyin temel karakteristiği, modernliğidir.[3] İspanya Kraliyet Akademisi Sözlüğü’nün 1884 basımına kadar, ulus anlamındaki nacion sözcüğü devlet ve toprakla ilişkilendirilmemiş, belirli bir bölgede, eyalet, ülke ya da krallıkta ikamet edenlerin toplamı anlamında kullanılmıştır. Ulusun “aynı etnik kökene sahip olan, genelde aynı dili konuşan ve ortak bir geleneği paylaşan insanların oluşturduğu kolektif” şeklinde tanımlanması içinse, XX. yüzyılı, 1925 yılını beklemek gerekmiştir.[4]
Ulusların oluşumunu neredeyse tarih öncesinde bir zamana atan ve modern devletin kurucu unsurunun da ulus olgusu olduğunu veri alan yargı, birçok tarihsel inceleme ve çözümlemeyle çürütülmüş olsa da, gücünü ve yaygınlığını büyük ölçüde korumaktadır. Modern devlet yerine kullanılan bir diğer kavram, ulus devlet de, bu yanlış ama güçlü yargıyı destekler niteliktedir. Devlet bu kavram sayesinde uyruğunu kendisinin belirlemiş olduğunu inkâr ederek bilakis kendisini uyruğunun bir sonucu olarak gösterme kabiliyetine erişmiştir.[5] Anderson, hiçbir ulusçu düşünürün derli toplu, tutarlı bir ulus kuramı getirememişken bu yargının bu derece güçlü, yaygın olmasını çelişkili bir durum olarak nitelendirmektedir.[6] Oysa ki ulus kavramının belki de en büyük gücü, hiçbir zaman kendini bir kuram, bir tasarı olarak sunmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Ulus, modern insan için geliştirilmiş bir çözüm olsa da, kendini kimliğin en temel, en belirleyici parçası ve en başat niteleyeni olarak göstermeyi bilmiştir.
Modern devletin neden böyle bir ulus miti oluşturmak durumunda olduğuna ilişkin en doyurucu açıklamalardan biri Ernest Gellner’dan gelmiştir. Gellner’a göre “Ulusçuluk aslında önceleri halkın çoğunluğunun ve bazı durumlarda da tümünün hayatına alt kültürlerin hâkim olduğu bir toplumda, genel anlamda bir üst kültürün zorla dayatılmasıdır.”[7] Endüstrileşme öncesi toplumda kültürel bir türdeşlik hissinin bir gereksinim olmaktan ziyade var olan düzene ilişkin bir tehdit oluşturduğunu belirten Gellner, modernleşen ve endüstrileşmekte olan toplumunsa, ortak kültürel değerlere, bilişsel yetilere ve ortak yaşam biçimlerine sahip bir nüfusa gereksinim duyduğunu söylemektedir. Bu anlamda ulusçuluk, “bir ortak kültürün bir arada tuttuğu, birbirlerinin yerini alabilecek atomize bireylerin oluşturduğu, anonim, kişisel olmayan bir toplumun kurulmasıdır.”[8] Gellner’ın çözümlemelerini büyük ölçüde takip eden Benedict Anderson’a göreyse ulus mitinin oluşmasının ardında, “son derece eski ve insanların zihinleri üzerindeki hükmü aksiyom mertebesinde olan üç kültürel tasarımın” etkisini kaybetmesi yer almaktadır. Kutsal metinlerin ontolojik gerçekliğe ulaşmada tek yol olduğu inancı kaybolmuştur; toplumsal hiyerarşilerin ve iktidarın ilâhi meşruiyeti ortadan kalkmıştır; kozmoloji ile tarihin bir bütün olup buna koşut olarak dünyanın ve insanların kökenlerinin özdeş olduğu yargısının geçerliliği kalmamıştır.[9]
Anderson’ın analizi doğrultusunda söylenebilecektir ki, topluluğu belirli bir anlamlar ve değerler sistemi içinde bir arada tutan kutsallık kategorilerinin modern dönemle birlikte büyük oranda erozyona uğraması, yeni bir dışsallığı, yeni bir anlam ve değerler sistemini gerekli kılmıştır. Ulus düşüncesi, genel iradenin kuruluş anını tarih ötesi bir zamana atmanın yanı sıra, bu iradenin tartışılmaz ve dokunulmaz niteliğini de, kan ve soy gibi biyolojik köken argümanlarıyla güçlendirecek, modern zamanlar öncesinde dinsel düşünce ve inanç biçimleriyle özdeşleşen kutsallığa, yeni bir mekân açacaktır. Bu anlamda yine Anderson’ın dile getirmiş olduğu, ulus fikrini anlamak için faşizme ya da liberalizme değil, akrabalık ve din olgularına bakılması gerektiği yönündeki uyarı son derece önemlidir.[10] Zira ulus, bizatihi kutsallığın yeni adresi olmasıyla, dinsel yaşamın belirli pratiklerini ve düşünce kalıplarını da kendi bünyesinde toplamıştır. Hatta “daha cesur bir ifadeyle milliyetçilik, bir din -Tanrı’nın yerini ulusun aldığı laik bir din- hâline gelmiştir.”[11] Carlton Hayes’in ulusçuluk ile dinler arasındaki ortaklığa ilişkin saptamalarıysa, bu iki olgunun kurucu ve işletici yönlerini önemli oranda açığa çıkarmaktadır:
“Herhangi bir din gibi milliyetçilik de, sahneye yalnızca iradeyi değil zekâ, hayal gücü ve duyguları da çağırmaktadır. Zekâ, milliyetçiliğe dair spekülatif bir teoloji ya da mitoloji oluşturur. Hayal gücü, insanların milliyetine sonsuz bir geçmiş ve ezeli bir gelecek etrafında görünmeyen bir dünya inşa eder. Duygular, tamamıyla iyi ve koruyucu bir ulusal tanrıya karşı bir sevinç ve heyecan, bahşettiklerine bir özlem, menfaatleri için şükran, onu gücendirme korkusu ve gücünün ve bilgeliğinin büyüklüğüne bir hayranlık ve saygı hisleri uyandırırlar. Bu duygular kendilerini doğal olarak, hem özel hem de kamusal alanda ibadet şeklinde ifade ederler. Milliyetçilik, yine bütün diğer dinler gibi, toplumsaldır ve en önemli törenleri, bütün bir topluluk adına ve onun kurtuluşu için yapılan kamusal törenlerdir.”[12]
Hemen her ulusun oluşma süreci, mitsel nitelikte bir kuruluş hikâyesine göndermede bulunmaktadır. Birtakım metafiziksel unsurların bir araya gelmesiyle oluşturulan kuruluş mitlerini, yine çoğunlukla bir bağımsızlık destanı olarak sunulan ulus devletin oluşma sürecinin anlatısı takip etmektedir. Bu mitler ve kahramanlık hikâyeleri, kurucu birer ilk şiddet tasarımları olarak ulusun kutsallığını kan ve ölüm üzerinden yeniden onaylatmanın yanı sıra, bizlere, varlığımızı atalarımıza borçlu olduğumuzu da sürekli olarak hatırlatmaktadır. Ulus düşüncesi, kendi bayramlarını, simgelerini, ibadetlerini ve dualarını oluşturmakla da kalmaz, şahadet kurumunu dahi dinsel kıyafetinden çıkarıp ulusal bir zemine taşır.
“ ‘Manevi bir cumhuriyet’ kurma, yapıcı ilkeleri etrafındaki hareketle hegemonyasını tesis etme kapasitesiyle; Panthéon, kurban listesi, ermişlerin yaşam öyküleriyle dolu gerçek bir sivil dinle ifadesini bulur; bu yolla canlıları ve ölüleri bir araya getiren bir kutsallaştırma sağlanır; orada hafıza yoluyla kendini oluşturma ölü seviciliğine meyleder. Kalabalık, çok sesli, her yerde var olan bir dinsellik; kendi mitlerini, ayinlerini icat eden, kendi sunaklarını kuran, kendi tapınaklarını ve araçlarını -heykel, fresk, sokak levhaları, okul kitapları- icat eden ve bunları sürekli bir eğitsel gösteriye dönüştüren bir dinsellik.”[13]
İster hayali bir cemaat isterse sivil bir din olarak ele alalım, ortak atalar efsanesinin en geniş ve en gelişkin versiyonu olan[14] ulus kavramına dair olarak alacağımız karşılık hemen her yerde aynıdır: Önünde sonunda egemenlik bir kavram, toplumsal sözleşmeyse bir kuram olmakla malûl kalacaktır ve meşruiyetini oluşturma ve kabul ettirme kaygısındaki modern devlet ve iktidar, kurucu dışsallık kategorisini, ulus düşüncesinin tanrısallık dışı gizeminde bulmuştur. Bu düşünce, egemen gücün sahip olması gereken bölünmezlik, mutlaklık ve süreklilik niteliklerini, kurulma mantığının tabii bir sonucu olarak bünyesinde toplamış, topluluğun her bir üyesi, bu sihirli kavram sayesinde, bir ve aynı kişilikte birleşmiştir. Modern devlet, kralla tam olarak sağlayamadığı kategorik bütünleşmeyi ulusla gerçekleştirecektir. Taşımakta olduğu egemenliği ulustan devraldığını dile getirecek, buna dair yeni mekanizmalar (parlamenter demokrasi ve yurttaşlık gibi) geliştirecek ve bu yolla da egemenlik ve toplumsal sözleşme kuramlarıyla elde edemediği kutsallığa, meşruiyetini ulusal bir kimliğe dayandırmak yoluyla sahip olacaktır.
(...)
[1] Gerard Mairet, a.g.y., s. 241.
[2] Benedict Anderson, a.g.y., s. 19.
[3] Eric Hobsbawm, 1789’dan günümüze Milletler ve Milliyetçilik, Mit, Program, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 29.
[4] Eric Hobsbawm, a.g.y., s. 29-31.
[5] Modern devletin oluşma ve gelişme sürecinde ulus mitini kurma yönünde gösterdiği çabalara dair başka tartışmalar için bkz. Etienne Balibar ve Immanuel Wallerstein, Irk Ulus Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Çev. Nazlı Ökten, İstanbul, Metis Yayınları, 2000. Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism, Çev. Patrick Camiller, London, New Left Books, 1978.
[6] Benedict Anderson, a.g.y., s. 19.
[7] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, s. 107.
[8] A.g.y., s. 108. (Vurgu bana ait.)
[9] Benedict Anderson, a.g.y., s. 51.
[10] Benedict Anderson, a.g.y., s. 51.
[11] Josep R. Llobera, Modernliğin Tanrısı: Batı Avrupa’da Milliyetçiliğin Gelişimi, Çev. Emek Akman ve Ebru Akman, Ankara, Phoenix Yayınevi, 2007, s. 156.
[12] Carlton J.H. Hayes’in Nationalism: A Religion kitabından aktaran Josep R. Llobera, a.g.y., s. 156.
[13] Pierre Nora, Hafıza Mekânları, Çev. Mehmet Emin Özcan, Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2006, s. 39.
[14] Jean Leca, “Yurttaşlık Üzerine Sorular”, Çev. Gürol Koca, Birikim, Sayı 55, 1993, ss. 57-66.